Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, gazeteci Alev Olgay'ın YouTube'da yayınlanan "Aslında Ben" programına konuk olarak hem siyasi kariyerine hem de özel hayatına dair çarpıcı açıklamalarda bulundu. İktisatçı, ziraat mühendisi ve hukukçu kimlikleriyle dikkat çeken Günaydın, Ankara'nın yoğun siyaset temposundan çocukluk anılarına, AKP iktidarına karşı verdikleri mücadeleden ceza avukatlığı yaptığı yıllara kadar pek çok konuda samimi itiraflarda bulundu.
"SAKIN YORULMAYIN, SAKIN GERİ ADIM ATMAYIN"
Siyasetin yoğun temposunda her gün beklenmedik durumlarla karşılaştığını belirten Gökhan Günaydın, vatandaşların kendisine verdiği büyük desteğin yorgunluğunu unutturduğunu ifade etti. Günde ortalama 4-5 saat uyuduğunu ve düzenli beslenemediği için kilo verdiğini söyleyen Günaydın, halkın gözünün içine bakarak "Sakın yorulmayın, sakın geri adım atmayın" dediğini ve bu sorumluluk duygusuyla hareket ettiğini belirtti. AKP'nin kuvvetli olduğu illerde bile adalete ve vicdana olan inancın yükseldiğini gözlemlediğini ifade eden Günaydın, korku eşiğinin çoktan aşıldığını dile getirdi.
"HER ŞEYİ OKUYACAKSINIZ ÇÜNKÜ SİZ ARTIK ONLARA ESİR OLACAK ÇAĞI GEÇMİŞSİNİZ"
Eski Türkiye özlemini ve çocukluk yıllarını anlatan Günaydın, babasının pilotluğu bırakıp bankacılık yapması sebebiyle Anadolu'nun farklı kentlerinde büyüdüğünü dile getirdi. Sarıkamış, Tosya ve Geyve gibi yerlerde geçen çocukluğunun kendisine insan tanıma açısından büyük avantajlar sağladığını belirten Günaydın, lise yıllarında TÖB-DER'li öğretmeninin kendisine "Sağdan soldan, İslamcılardan ne bulursan okuyacaksınız" tavsiyesinde bulunduğunu aktararak eski dönemdeki okuma kültürünün ve toplumsal adaletin önemine vurgu yaptı.
"BEN KİMSENİN ADAMI DEĞİLİM, KİMSEYİ KENDİME ADAM TUTMAM"
Akademik kariyerinde ziraat mühendisliğinin ardından İstanbul Hukuk Fakültesi'ni bitirdiğini, iktisat doçenti olduğunu ve siyaset bilimi doktorası yaptığını anlatan CHP'li Günaydın, siyasi arenadaki duruşunu da net bir şekilde özetledi. Turgut Uyar'ın "Acemi Kalma Ustası" şiirinden esinlenerek unvanlara bağımlı yaşamadığını belirten Günaydın, 2015-2023 yılları arasında milletvekili olmadığı dönemde ceza avukatlığı yaparak geçimini sağladığını ve borçlarını ödediğini anlattı. Siyasette her zaman dik durduğunu ifade eden Günaydın, "Ben kimsenin adamı değilim, kimseyi kendime adam tutmam. Bizde olsa olsa yoldaşlık olur, dostluk olur" dedi. Kişisel hayatında motosiklet kullanmanın kendisi için en büyük deşarj yöntemi olduğunu söyleyen Günaydın, Türkiye'nin gelecekte daha çağdaş ve adil bir düzene kavuşacağına olan inancını yineledi.
💬 CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın'ın konuşması;
Alev Olgay: Siyasi kariyerinin yanı sıra hem bir iktisat doçenti hem bir ziraat mühendisi hem de bir hukukçu. Evet, yanlış duymadınız. Burada ayrı ayrı üç ya da dört farklı kişiden bahsetmiyorum. Tüm bu unvanları tek bir vücutta toplamış bir kişi var karşınızda. Ankara'da esen o soğuk rüzgarların tam ortasında duruyor. Cumhuriyet Halk Partisi'nin en fırtınalı dönemlerinden birinde mutfakta kararları alıyor. Kimden bahsediyorum? Cumhuriyet Halk Partisi Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın. Bugün kendisiyle birlikte keyifli bir yürüyüşe çıkıyoruz. Merhaba, nasılsınız? Gökhan Günaydın: Merhaba. Çok teşekkür ederim. Sizler nasılsınız? Alev Olgay: Bizler de iyiyiz, teşekkür ederim. Siz Ankara'da yürüyorsunuz. Zaten siyasi temponuz son derece yoğun, yürüyüş temponuz. Halkla yürüyorsunuz, partililerinizle yürüyorsunuz. Biz bugün programa davet ettik, yine yürütüyoruz sizi. Gökhan Günaydın: Vallahi şahane oldu. Çünkü Gülhane Parkı'na çok uzun zaman olmuştu gelmeyeli. Ben İstanbul Hukuk mezunuyum. Dolayısıyla buralar hani çok sevdiğim yerlerdir ama fırsat bulamıyoruz bir nefes almaya. Dolayısıyla benim için böyle bir nefes alma anı oldu, ayrı şahane. Alev Olgay: O zaman ben de şöyle düşündüm: Umuyorum yürümeyi seviyordur kendisi diye düşünmüştüm. Çok güzel. Şimdi siz bir sabah aniden kalkıyorsunuz, böyle işin içinden çıkılması son derece güç bir durumun içine uyanabiliyorsunuz. Öğle vakti oluyor, artık onunla ilgili bir karar almış dahi oluyorsunuz. Meclistesiniz, vatandaşla buluşuyorsunuz, Silivri ziyaretleri var. Yani öngörmesi de zor. Yorulmuyor musunuz? Gökhan Günaydın: Ya yorulmamak mümkün mu? Benim vakti zamanında bir psikolog arkadaşım evlendi, Hollanda'ya yerleşti. Çok canlı bir kadındı. Altı ay sonra dedi ki: "Ya Gökhan dayanılır gibi bir yer değil Hollanda." "Neden öyle düşünüyorsun?" dedim. "Çünkü" dedi, "her gün her şey o kadar rutin ki hep aynı sabaha uyanıyorsun." Şimdi bu rutinliğin ne kadar kıymetli bir şey olduğunu Türkiye'de yaşayanlar ve bizler fark ediyoruz. Elbette iniş çıkış olur siyasal yaşamda artık ama bir düzenin kalmadığı, bir kuralın kalmadığı, "bu da olmaz" dediğiniz her şeyin peşi peşine olduğu ve üstelik de milletin karşı çıkmasına rağmen olduğu bir dönem. Yorulmuyorum diyemem ama şunu söyleyeyim: Kararlılığımızda, direncimizde, azmimizde, çalışkanlığımızda bir gram bir eksiklik olmaz. Sebebi de işte buradaki insanlar. Çünkü kimi görsem hep gözüme bakarak diyorlar ki: "Sakın yorulmayın, sakın geri adım atmayın." Bir şey daha söylüyorlar: "Sağlığınıza dikkat edin." Bakın bunu sadece bizi insan olarak sevdikleri için değil ama "ayakta kalmanız lazım" diye söylüyorlar. Bu hale, böylesine büyük bir desteğe kayıtsız kalmak mümkün değil, kalamıyorsunuz. Alev Olgay: Peki bunu eve gidip uyuyabildiğiniz günler için soruyorum. Çünkü bazen sosyal medyada baktığım zaman gece birde ikide de Meclis'ten fotoğraf paylaşabiliyorsunuz. Eve gidip başınızı yastığa koyduğunuz zaman, mesela çok kaotik bir gün geçirdiniz, tartışmalar oldu, uyuyabiliyor musunuz rahatça? Yoksa o düşünceler zihninizi kurcalamaya devam ediyor mu? Gökhan Günaydın: Ben kolay uyuyabilen bir insan hiç olmadım, erken uyuyan bir insan da hiç olmadım, geç yatabilen bir adam da hiç olmadım hayatımda. Ama iş şuna dönüyor artık: Sabah 6.30'da ayakta olmanız gereken bir zamanda, gece zaten iki gibi falan eve girmişsiniz ve üç olmuş. Hala aklınızda bir sürü şey dönüyor. Yarın yapacaklarınızı planlıyorsunuz, bazen kalkıp not alıyorsunuz vesaire vesaire. Dolayısıyla çabuk uyuyabilmek pek mümkün değil. Bence Türkiye'deki çok insan artık hani yatağa beş kala uyuyamıyor yani, değil mi? Alev Olgay: Ama günde kaç saat uyuyorsunuz? Yani bu tempoda belki bir iki saat, anladığım kadarıyla ancak. Gökhan Günaydın: Günde altı saat uyuduğum bir zamanı hiç hatırlamıyorum. Yani çok daha az olabiliyor ama işte 4-5 saate çıktığı zamanlar olabiliyor. Bünye alışıyor ama tabii sağlıklı bir şey olmadığı çok açık. Üstüne bir de gıda alımı da çok şey, yani düzenli yemek yiyemiyoruz. Ben sabah kahvaltısı yapmadan, öğle yemeği yemeden akşamı ettiğim çok zaman hatırlıyorum. Ve bütün bunlar, mesela kilo verdim ben, bir 3-4 kilo verdim. Herkes diyor ki "Niye kilo verdin?" Bu kadar koşturmacaya kilo vermeyip ne yapacaksınız? Yani tablo böyle ama şunu bir kere daha söyleyeyim: Sağlığımız da, bilincimiz de, direncimiz de yerinde, kimse ondan endişe etmesin. Şimdi çok endişe edecekler etsin de etmeyenler etmesin yani. Alev Olgay: Öyle mi? Ben de sizi bir senedir fiziken yan yana görmüyordum. Ekranda tabii daha farklı oluyor, 4-5 kilo üzerine koyabiliyor. Şimdi gördüğümde daha bir zayıflamış gördüm ama dikkatli derler ya, Allah karakterden zayıflatmasın derler ya. Haklısınız. Şimdi çok yoğun bir hayatınız var ve aynı zamanda bazı riskleri de barındıran bir yaşamınız var. Hem muhalif bir şekilde göz önündesiniz hem de unvanınız yüksek bir biçimde siyaset yapıyorsunuz. Bu risklerin içerisindeyken mesela oğlunuz çıkıp demiyor mu "Baba bırak" ya da yakın çevreniz, dostunuz "Hakikaten başınıza bir şey gelebilir" deyip endişelenmiyorlar mı? Gökhan Günaydın: Endişelenmiyorlar kimse diyemez. Çünkü Türkiye'de çok kötü örnekler yaşadık. Bu kötü örneklerin tekrarlanmayacağını kimse garanti edemez. Hatta daha kötülerinin yaşanması olasılığı hiç de az değil. Ama iki farklı yaş grubundan örnek vereceğim. Annem 87 yaşında artık, oğlum da 13 yaşında. Dolayısıyla çok farklı dünyaları var yani. Her ikisi için de ben çok kıymetliyim, onlar da benim için çok kıymetliler. Her ikisine de zaman ayıramıyorum. Her ikisi de bana insan olarak çok acıyorlar ama hiçbirisi "bırak" demiyor. Ne annem ne oğlum "bırak" demiyor. Tam tersine diyorlar ki: "Ayakta durmalısınız." Oğlum diyor ki: "Baba ne olacak baba, hadi yani bu sefer halledeceksiniz değil mi?" Bu basitçe bir şey değil biliyor musunuz? Hani Ahmet gitsin Mehmet gelsin falan değil yani. Hani "CHP kazansın"dan ibaret değil. Çocuklar kendilerine bir gelecek görmüyorlar, gençler bir gelecek görmüyorlar. İfade özgürlüğünün kısıtlandığını biliyorlar, mülakatlarda eleneceklerini biliyorlar, eğitimin çöktüğünü yaşıyorlar. İktisaden Avrupa'da yaşayan yaşıtlarına göre çok daha kötü durumda olduklarını görüyorlar. Ve o nedenle diyorlar ki: "Ya siz yapmasanız kim yapacak?" Annem, hani evladıyım yani hani anne-oğul ilişkisi çok farklı bir yerdedir, o şey diyor yani: "Biraz kendine dikkat etmeye gayret et." Ama mesela şey demiyor: "Oraya gitme" demiyor, "bırak" demiyor, "mücadeleyi azalt" demiyor, "iki lafı eksik söyle" demiyor. Tam tersine: "Şu konuşmanı hiç de bizim gibi düşünmeyen Ayşe Hanım da takip etmiş ve bana 'Ya helal olsun' dedi, ben de gururlandım" diyor. Ben de bu laftan gururlanıyorum. Yani dolayısıyla böyle bir tablo var. Arkadaşlarımız arasındaki duygu da böyle, birbirimize zaman ayıramıyoruz. Ben mesela hani mümkünse oğlumla üç gün bir yere gideyim istiyorum. En son işte bir bayram tatili yapalım dedik, bütün aile bir yerde toplanacaktı. 21 Mayıs benim doğum günüm, 21 Mayıs'ta bülten kararı geldi, 24 Mayıs'ta polis içeriye girdi. Hem Ankara'da fiziken olmak zorundasınız hem de o ruh haliyle gidip de hani dinlenme şansınız da olmuyor. Ama bütün bunlar enseyi karartmaya neden değildir. Bütün bunları yaşıyoruz, bütün bunları yaşadıkça ben yurttaşın tavrını da görüyorum. Bakın son 10 gün içerisinde Tokat, Amasya, Çorum dolaştım, dün Lüleburgaz'daydım. Birbirinden çok farklı coğrafyalar, çok farklı sosyolojik tabanlar. CHP'nin çok kuvvetli olduğu yerde de oluyorsun; MHP'nin, AKP'nin çok kuvvetli olduğu yerde de oluyorsun. Ve yıllardır siyasetin içinde olduğunuz için de oradaki şeyi biliyorsunuz, hani çizgileri ve dengeleri biliyorsunuz. O çizgi ve denge adaletten ve vicdandan yana çok önemli ölçüde düzelmiş durumda. Yani insanlar diyorlar ki: "Senin gibi düşünmeyebilirim ama doğru iş yaptığının farkındayım. Size de zulmedildiğinin farkındayım. Dolayısıyla ben ilk kez size oy vereceğim." Bakın bu çok kıymetli ve bütün bunları yaparken Cumhuriyet Halk Partisi'ne oy vereceğim demenin bile riskli olduğu bir dönemde insanlar bunu sizin yüzünüze bağıra bağıra söylüyorlar. Kamera tutulmuşken kameraya söylüyorlar. Bu korku eşiğinin de çoktan aşıldığını gösteriyor. Alev Olgay: Gösteriyor diyorsunuz. Şimdi biraz zamanı geri saralım. Sizin hikayeniz nerede başladı? Nasıl bir aile, nasıl bir eve doğdunuz? Gökhan Günaydın: Evet, ben güzel bir çocukluk geçirdim, güzel ve ilginç bir çocukluk geçirdim. Amasya'da doğdum, Amasyalı değilim aslında, babam Amasya'da görevliydi. Benim babam eski pilottur. Yani İzmir'de pilotluk yaparken ablam doğmuş. Sonra annem demiş ki "Bu mesleği bırakacaksın." Kadının fendi erkeği yendi derler ya, adamcağızı da pilotluktan istifa ettirmiş babamı. Onun gerekçesi şey işte; kaza kırım oranları çok yüksek, "Ben çocuklarımı babasız büyütmek istemem" falan. Babam da böyle rahmetli biraz espri yapardı; "O İzmir'in sosyal yaşamında beni oralardan çekmek istedi" falan diye. Pilot bir adam Sarıkamış’ta bankacılık yapıyor, anlatabiliyor muyum? Ya dolayısıyla ben babamdaki o hafif can sıkıntısını, hafif hüznü hep görmüşümdür, öyle bir sosyal yaşamdan daha böyle yavaş akan bir ritme. Yoksa hani Sarıkamış’ı birazdan bahsedeceğim, şahane zamanlarımız geçti. Öyle bir ailede büyüdük. Üç kardeşiz biz, iki ablam var ama onların yaşları benden bir bir buçuk yaş fazladır, iki yaş fazladır, dolayısıyla böyle beraber büyüdük. İlkokula Sarıkamış’ta başladım mesela. Yani ben çok ilginçtir hani böyle şimdi Doğu Ekspresi var ya, insanlar acayip paralar ödeyerek bir turistik şey yapıyorlar. Biz binerdik, giderdik Sivas'ta o tren dururdu, aktarma derlerdi bize ne demekse. 12 saat istasyonda beklerdik Sivas'ta, sonra bir başka trene binerdik. O tren bizi alırdı Erzincan'dan, Erzurum'dan falan geçirerek Sarıkamış’a götürürdü. Her kente yaklaşırken oraya bir şeylerini satan seyyar satıcılar girer; dağlardan, uçurumlardan, ırmaklardan geçersiniz, müthiş bir şey yani. Hani çocukluğumda böyle iki gün gece falan gideriz bazen ama hiç böyle eziyet olarak aklımda kalmamış. Tabii anneme babama sormak lazım. Biz 7 yaşındayız ve her şeyi oyun gözüyle görüyoruz. Hiç unutmadığım bir şey var. Sarıkamış’a indik. Bembeyaz bir kardan ve istasyonun o sarı ışıklarının karın üzerine düşerek aydınlattığı ortamın dışında hiçbir şey yok. Bir 5-6 aile indi Sarıkamış'ta. Tren devam etti. Kızakları çeken atlı kızaklar geldi. Atlar geldi. Herkesi teker teker aldı gitti. En son kızak bizim ailenin önünde durdu. Anne, baba, üç tane küçücük çocuk. Babama dedi ki, "Ne bekliyorsunuz?" Babam böyle geveledi. Taksi falan gibi şeyler. Adamcağız böyle birazcık azarlayarak, birazcık "Sen buraları hiç bilmiyorsun" diyen bir tonla dedi ki: "Şu çocukları istasyona sok dondurma. Ben bunları bırakayım geri döneyim." Gerçekten 15 dakika sonra geri geldi. Biz o kızağın üzerine bindik. Ay her şeyi aydınlatıyor. Bütün o geceyi aydınlatıyor. Her taraf bembeyaz. Önünüzde atların sesleriyle bir sessizliğin içerisinde gidiyorsunuz. Hayatım boyunca unutamam. Nasıl zevk almıştım? Bir kere daha söyleyeyim, masal gibi. O anne baba onunla ne düşünüyordu bilmem ama ben çok mutluydum yani. Öylesine, böyle babamın her bir buçuk yılda tayin gördüğü, oradan oraya gittiğimiz yerlerde yeni arkadaş edinmek için hani bir çaba sarf ettiğiniz falan... Ama şunu söyleyeyim; hani oralara bakınca "Bunlar bana zarar mı verdi, yarar mı verdi?" diye bakıyorum. Ben hayatımda hiçbir bölgede sıkıntı yaşamam. Doğu Anadolu'ya gönderin, Güneydoğu'ya, Karadeniz'e... Bilirim oraları. Yani oralarda çocukluğum geçmiş. İnsan tavırlarını bilirim falan. Bir de bizim çocukluğumuz yalıtılmış bir çocukluk değil ki. Evde eşyaları toplarız, eşyalar yerleşir. Tak aşağı inerim, ben top oynamaya başlarım. Hemen adapte oluyorsun anında. Yani fena da top oynamıyordum. Anında mahallede bir şey yapıyorsunuz, etki yaratıyorsunuz falan. Ondan sonra aynı etki okula taşınıyor. Bir küçük örnek vereyim; Kastamonu'nun Tosya ilçesinde ilkokul üçü falan herhalde orada okudum. 45 yıl evvel bir insan aradı beni. Dedi ki: "Benim adım Ahmet. Ben Tosya'da imamım şu anda, emekli olmak üzereyim. Ben senin sınıf arkadaşınım." Dedim ya ne kadar güzel. Biz o kadar çok yer değiştiriyoruz ki tabii irtibat kalmamış, sosyal medyadan görmüş. "Seni" dedi, "ziyarete geleceğim ben. Uygun musun?" "Şeref verirsin ne demek, uygunum" dedim. Geldi adamcağız. Bir tane de Tosya'nın bıçağı meşhurdur, bıçağın üzerine adımı kazıtmış falan, geldi onu bana armağan etti. Hayatımın en güzel günlerinden bir tanesiydi. Yani Aksaray ilçesinde, işte Sakarya'nın Geyve'sinde mesela lise futbol takımı kaptanıydık. Gökhan Günaydın: Aynı zamanda gazete çıkartıyorduk. Tabii 80 öncesinin siyasallaşmış bir gençlik ortamı var. Orada o siyasal hareketlerin içerisindeyiz. Bir taraftan bir taraftan okul var, üniversite sınavına gireceksin. Dolayısıyla oraları halletmen lazım falan. Şimdi Geyve'de herkes beni Geyveli sanır, Geyveli bilir; sanmaz da Geyveli kabul eder. Ben de kendimi öyle kabul ederim. Çünkü gençliğim orada geçti. Yani lise 3 yıl, hatta ortaokul 3 de galiba oradaydı, 4 yıl ben orada yaşamışım. Gidiyorum çocukluk arkadaşlarımı görüyorum. Top oynadığımız yerler artık apartman olmuş falan ama hani o kentin havasını alıyorsun falan. Bana tabii ki eziyetli bir çocukluk... Ev taşı, ev indir. Bütün bunları sen de yapıyorsun. Yani küçücük bir çocuksun ama mutlaka çalışman lazım, başka türlü olmuyor. Ama ben geri dönüp baktığımda insan kazanma, insan tanıma açısından büyük avantaj görüyorum. Alev Olgay: Mutluymuşsunuz. Bence mutlu bir çocukluk yaşamışsınız. Gökhan Günaydın: Evet. İyi bir ailemiz vardı; birbirini seven, tutkun bir aile. Bir sürü acayip coğrafyalara gittik. Acayip dedim, Sarıkamış çok güzel bir yerdi. Yani rüyadaki masal kenti gibi bir yerdi ama -30 derece oluyor, anlatabiliyor muyum? Yani çizme giyiyorsunuz, çizmelerden küçücük çocuksun, içeriye kar giriyor. Böyle başlıklarımız vardı, sadece gözlerimiz görünür, her tarafı kapatır. Alev Olgay: Kar maskesi. Gökhan Günaydın: Öyle bir fotoğrafım var, hani böyle sanki küçücük çocuk banka soymaya gidiyor gibi. Alev Olgay: Yani onu soracağım size. Gözünüzü kapattığınız zaman çocukluğunuza dair ilk nasıl bir fotoğraf sizin gözünüzün önüne gelir ve ne hissettirir size? Gökhan Günaydın: Yani benim aklıma şey geliyor; Eski Türkiye geliyor. Hani böyle çok aşağıladıkları Eski Türkiye var ya, o şöyle bir memleketti: Herkes askere giderdi, torpil yoktu. Herkes üniversite sınavına girerdi; kazanan kazanırdı, kazanamayan kazanamazdı, torpil yoktu. Sağ sol meselesi vardı, doğru ama sokakta bir vicdan ve bir adalet vardı. İnsanlar birbirlerini tanırlardı, birbirlerine doğru dürüst selam verirlerdi, selam alırlardı. Biz okula giderdik, küçük yerlerde öğle tatilinde eve geri dönerdik. Annem yemek yapmış olurdu, o yemeği yerdik. Sonra öğleden sonra okula bir daha giderdik, yani demek ki çift tedrisat falan. Ve şey söyleyeyim ben; hani cumhuriyetin öğretmenleri, kadınlar, erkekler gözümüzde o kadar büyük görünüyorlardı ki... Şimdiki yaşları, hâlâ yaşıyorlar, Allah uzun ömür versin hepsine, demek ki o zaman gencecik insanlardı ve bize bir şeyler öğretmek için çok çalıştılar. Mesela benim TÖB-DER'li bir öğretmenim vardı. Öğretmenin TÖB-DER'li olması ne demek? Solcu olması anlamına geliyor değil mi, açık bu. Bana bir gün dedi ki: "Gökhan, sen artık okuduğuna esir olma zamanını geçtin. Lise 1'deyim. Sen sağdan soldan, İslamcılardan ne bulursan okuyacaksınız." Acaba şimdi çocuklara böyle tavsiyede bulunan bir öğretmen var mı? Yani "bizim gibi şeyleri oku, onu okuma" demiyor. "Her şeyi oku çünkü sen artık onlara esir olacak çağı geçmişsin" diyor. Bizi dergi abonesi yaparlardı. Türk Dili dergisine aboneydik çocukken. Hani onun parasını babamız veriyordu ama fazla bir para falan değildi. Dolayısıyla benim aklımda böyle daha adil, daha dost, daha barışçıl, daha geleceği olan bir memleket geliyor. Kuşkusuz bir lisede bile bu sağ sol meselesi ve orada çatışmalar, insanların öldürülmesi hepimizin çok canını sıkıyordu. Buradan hani rahatsız olmadığımı söyleyemem. Ama şöyle bir gençlik de vardı; mesela okumak bir zorunluluktu. Okumayan insan anında kendini belli ederdi. Derlerdi ki: "Aa, bu adam bu makaleyi okumamış, bu dergiye bakmamış." Dolayısıyla sağdan soldan, sağcısı da solcusu da okuyarak kendini geliştirmek zorundaydı. Şimdi okumak bir yük sanki, anlatabiliyor muyum? Hatta okuyan insanın aşağılandığı, aydının aşağılandığı bir topluma doğru dönüşüyoruz. Bu bağlamda ben ifade edeyim ki, hani elbette eksiği gediği vardı, elbette refah bu kadar yüksek değildi vesaire vesaire. Ama ben hani o çocukluğumu, ilk gençlik çağlarımı falan mutlu geçirdim diyebilirim kendi adıma. Bir babam çalışıyordu, annem ev kadınıydı. Üç çocuk aynı anda okuyorduk. Dolayısıyla böyle refah başımızdan aşmıyordu, tam tersine üçümüz aynı anda üniversitede okuduğumuz için zorluk çekiyorduk. Bereket üçümüzün de gidebileceği yurt vardı, üçümüzün de alabileceği devlet kredisi oldu. Üzerine de babam, babacığım arabasını sattı, maaşıyla bizi destekledi ve okuduk. Anlatabiliyor muyum? Yani şimdi tek bir ailenin, tek bir babanın maaşıyla üç çocuğun falan okuyabilmesi mümkün değil artık. Yani tamam, biraz az para geliyor ama bir şey olmuyorsun. Öğrenciler de hani... Ben hâlâ arkadaşlarınızın ortak grupları vardır WhatsApp'ta; sabah 5'te uyku tutmadığı için ihtiyarlar birbirlerine günaydın demeye başlarlar, o da benim telefonumda hep çalmaya başlar. Hepsini ayrı ayrı severim. Birine çok para gelir, birine az para gelir; kimse dert etmez ki bunu. Sofrayı beraber kurarsın. İşte o sana müthiş bir dayanışma veriyor ve hâlâ dostuz biz yani. Şimdi var mı acaba? Bilmiyorum, hâlâ var mı böyle şeyler? Umarım vardır. Alev Olgay: Nasıl bir baba-oğul ilişkiniz vardı? Gökhan Günaydın: Babam eski pilot, dolayısıyla disiplinli bir adam. Sonra banka müdürü. Değişik özellikleri vardı. Mesela seni sıkmaz, seni öldürmez. Ben ders notlarımı duvara asarım. Kendi odam yok, evimiz öyle ona müsait değil yani. Ama duvara asarım, notlarım geldikçe de yazarım. Babam bundan övünür; "Bu çocuk hiçbir şeyi saklamaz, yüksek not da alsa yazar oraya, düşük not da alsa yazar oraya" derdi. Öyle bir ilişki. Mesela okuldan babamı çağırırlar, işte iyi midir kötü müdür bilmiyorum, babam gitmez. Der ki yani: "Sen hallet, ben niye gideyim? Ne acayip bir şey varsa haberim olsun yoksa niye gideyim falan." Alev Olgay: Güveniyordu size demek ki. Gökhan Günaydın: Hem güveniyor hem de böyle zırt pırt o işlere karışmayı marifet sayan bir adam değil. Yani öyle çocuğu dünyanın en önemli meselesi değil. Onun için hani böyle bir toplum falan... Aile yaşamı tabii, hayatı 5 kişilik bir aileyi geçindirmeye çalışmakla geçmiş bir insandır. O kadar çok sıkıldı ki çünkü küçücük yerlere gitti, orada kredi istediler, usulsüz işler talep edenler oldu, onlarla çatıştı. Ben onları çok iyi hatırlıyorum. Ondan dolayı başka yerlere sürüldü falan. Ve hayatının en verimli zamanındayken, daha çok çalışabilecek zamanı varken emekliliğini istedi, emekli oldu, kendi memleketine yerleşti. Şey derdi: "Çalıştığım zaman kadar bu devlet bana emekli maaşı verdi. Allah devlete, millete zeval vermesin." Bakın ne kadar önemli ve ne kadar kıymetli bir şey. Ama tabii babamın hani zaman zaman bizim görüşlerimize bakar falan filan ama mesela benim oğlumla şimdi yaşadığım demokrat ilişkiden daha disiplinli bir ilişki vardı. Gökhan Günaydın: Nihayetinde babanın kırmızı çizgisini bilirsin ve onu aşamazsın, yani hani özellikle ilk gençlik zamanlarında falan. Yani bir küçük örnek vereyim; ben lisede futbol takımı kaptanıyım, bu önemli bir iş. Üstelikse okul birincisiyim, ayıptır söylemesi. Takım kampa gidecek, babam bana diyor ki: "Hayır, gitmeyeceksin." Ya sebebi ne yani? Hani ben ne yapacağım? Takım kaptanıyım, futbol takımının kaptanı. "Babam bana izin vermiyor" mu diyeceğim? Baktım ki devam ediyor, dedim ki: "Bak baba, izle nasıl çıktığımı gör. Dersen ki hani buradan çıkarsan gelme, olur gelmeyeyim." Ben çıktım ve hiçbir şey olmadı, anlatabiliyor muyum? Niye öyle davrandı bilmiyorum ama eski adamlar bunlar, anlatabiliyor muyum? Yani bir şeyleri vardı böyle, sert olmayı marifet sayarlar, fazla yüz göz olmamayı çok iş sayarlar. Ben de oğluma ara sıra şey diyorum: "Bizim aramızdaki ilişki baba-oğul ilişkisidir, arkadaşın değilim ben senin." Ama tabii demokrat bir ilişkiyle geçiyor, böyleydi aşağı yukarı. Annem de hep böyle dengeleyen, anlatabiliyor muyum, arada bir tampon olmaya gayret eden, tabii çok daha büyük bir sevgi ve şefkatle, çok daha büyük bir toleransla bu işleri yapan bir insandı. Bir şey söyleyeyim size; üniversitedeyiz, haber vermemişiz, eve geliyoruz, annem hisseder biliyor musunuz geleceğimizi? Öyle ya, çok acayip değil mi bu yani? Çok acayip, annelerin sihirli taraflarından biri. Bir şey daha var, normal bir şey mi bilmiyorum; ona bir cümle söyleyin, o cümleyi tersten söyler size. Alev Olgay: A, bu bir yetenek. Gökhan Günaydın: İlkokul mezunu bir kadındır bu ama akıllıdır, sağduyuludur. Mesela gittiği her yerde komşularıyla çok iyi geçinir, kimseyle kavga ettiğini görmedim, herkesin dert ortağı olur, öyle bir insandı. Benim anneminin annesi de öyleydi yani. Alev Olgay: Öyle mi? Şimdi lise Sakarya'da, sonra eğitim hayatınız nasıl şekilleniyor? Çünkü araştırma da yapıyoruz, geçmişe baktığın zaman Türkiye'de az rastlanır bir akademik azminiz var. Üç üniversite birden bitiriyorsunuz. Hangisi önce hangisi sonra? Sıralaması, kronolojisi? Gökhan Günaydın: Evet. Benim amcam şeker şirketinde çalışan bir ziraat mühendisiydi. Şeker fabrikaları o zaman Türkiye'de çok iyi organize olmuşlar. Pancar ekiliyor ve oradan şeker üretiliyor. Bunların altında 4x4 Amerikan jipler var, çok heybetliler. Masa başı adamları değil, hepsi alanda çalışıyor köylüyle beraber ve fabrikalar çok iyi üretim yapıyorlar. Ben böyle öykündüm amcama, yani "bu iş çok iyi bir iş" diye. Hem havalı bir iş tırnak içerisinde hem de sonucu iyi, yani ülkeye çok yararı var. Ben dolayısıyla "ziraat mühendisi olacağım" dedim. Sınava girdim, Erzurum Ziraat Fakültesi'ni kazandım. Erzurum, 1981... Darbeden hemen sonra gitmişim. Sağ sol kalmamış ama gece jandarma gelir tak tak dolaplara vurur, dolapları ararlar falan. Yani böyle bir garip ortam ama yurt var, yurtlar sıcak o Erzurum'un soğuğuna rağmen falan. Anadolu'nun her tarafından gelmiş insanlar var, çok İstanbullu, Ankaralı yok yani, Anadolu çocukları bunlar. Ve biz oralarda zor koşullarda çok iyi bir eğitim aldık. Erzurum Ziraat Fakültesi'nin eğitimi sağlam bir eğitimdir. Uygulaması için aynı şey söylenemeyebilir ama teorik olarak çok iyi bir eğitim aldık. Ben Ziraat Fakültesi'ni kazandım, okudum, bitirdim. Sonra askere gittim. Askerlik şöyle bir şey; bizi çağırdılar Etimesgut'ta 4 ay tank asteğmen eğitimi aldım. 4 ayın sonunda, hani insanlar şimdi 1 buçuk ayda askerliği bitiriyorlar ya, 4 ayın sonunda bize asteğmenlik rütbesi taktılar. Kura çektirdiler, ben kura bu güzel ellerimle Şanlıurfa'yı çektim. Bir yıl Şanlıurfa'da asteğmen olarak çalıştım. O döneme kadar Güneydoğu'yu pek bilmiyordum yani. Mesela bana çok "şanssızsın" muamelesi yaptılar; kimisi İstanbul, kimisi Kıbrıs falan çekmişti. Ben dedim ki: "Ben o tarafı hiç görmemiştim." Alev Olgay: Deneyim olacak. Gökhan Günaydın: Deneyim olacak, çok da güzel olacak. Şahane bir askerlik geçirdim. Şahaneden kastım şu: Yani burada dört tane bölük vardı, bizim bölükte üsteğmen de aklı başında bir adamdı, teğmen de öyle. Hep böyle askerleri de iyi tutarak, kimseye kaba davranmadan askerliğin kuralları içerisinde bir şey yaptık. Ama ben o dönemde gitmediğim ve gezmediğim yer kalmadı, Mardin'inden Van'ına kadar her yeri gördüm. Bir şey daha yaptım; Atatürk Barajı daha su tutmamıştı, Atatürk Barajı'nın tabanında arabayla dolaştım arkadaşımın bir arabası vardı ve o zaman dedim ki: "Ben bunu yıllar sonra anlatırım." Askerlik bitti, geldik. Bir özel şirkette şantiye şefi olarak çalıştım. Aksaray'da, Niğde'nin Aksaray ilçesiydi o zaman, sonra il oldu. Büyük bir kamyon firması vardır uluslararası bir şirketin, oranın çevre düzenleme işini almıştı bizim şirket. Bizim patron da o zaman 1402'li olan bir akademisyendi. Yani gene muhalif olduğu için atılmış bir akademisyen, çok aklı başında zeki bir adam. Onunla beraber, arkadaşlarla beraber zor koşullardı ama çok güzel çalıştık falan. Sonra "Toprak Mahsulleri Ofisi sınav açtı" dediler. TMO'nun sınavına gittim girdim. Baktık öyle ortalıkta birileri var, biz bir sürü insan da sınava giriyor falan. Yemin ediyorum Toprak Mahsulleri Ofisi'nin yerini bilmiyordum, gazete ilanından gördük, öğrendik yerini. Gittik sınava girdik, kazandım. Kazandığıma göre torpil yoktu, yoksa kazanamazdım, tanıdığım kimse yoktu. Yani tanıdığım kimse yoktu ve o sınavı kazandıktan sonra bizi hububat ve bakliyat eksperlik kursuna aldılar. Yani böyle eline buğday alacaksın, o buğdaya ne fiyat vereceğine bazı aletleri de kullanarak karar vereceksin. Kolay bir iş değildir bu eksperlik. Ben o eksperlik kursunda birinci oldum. Bizim Personel Daire Başkanı Çorum'un Alaca ilçesindenmiş, "Bu birinciyi ben memleketime göndereyim" demiş. Beni Alaca'ya gönderdiler. Alaca da küçücük bir yer. Böyle ajans amirliğinin, abartmıyorum böyle 3 metrekarelik bir odası var. Bana dediler ki: "Beğenirsen burada yatarsın." Ya zaten sabahın köründe alım yapmaya başlıyorsun, geceye kadar canın çıkıyor yani hani bir enerjin kalmıyor, yoruluyorsun. Dolayısıyla ben orada kaldım falan. Sonra 3-4 ay, belki 5 ay orada geçirdikten sonra Ankara'da Güvercinlik denilen bir bölge müdürlüğü var, orada bir sorun olmuş, bir servis şefi arıyorlarmış. "Ya bu adam hem birinci oldu hem iyi çalıştı, bunu alalım falan" demişler. Bana dediler ki: "Gel Ankara'ya." Ankara'ya nasıl girdim biliyor musunuz? Babamın bir Renault arabası vardı, şu eski Renault'lardan yani. O eski Renault'nun bagajı ve arka koltuğu eşya dolu; hani ne eşya getirebileceksem işte o kadar yani. O arabayla beraber Ankara'ya giriyorum. Ankara'da tanıdığım bir kişi yok ve o araç Ankara'ya yabancı bir araç, Ankara'ya uygun bir araç değil. Ben öyle girdim Ankara'ya ama o kentte Ziraat Mühendisleri Odası Genel Başkanı oldum, o kentte milletvekili oldu. O kentte yıllarca, artık şu anda bir dakika görmesem özlediğim insanlardan bir çevre oluşturdum. Dolayısıyla Ankara beni bağrına bastı. Yani hani dolayısıyla Ankara'nın hayatımda çok özel ve güzel bir yeri vardır. Ama hani öğrenimlerden gelmiştik buraya... Ziraat Fakültesi, sonra işte Toprak Mahsulleri Ofisi'ne giriş. 89 yılında ben yeniden üniversite sınavına girdim, hukuk okumak istiyordum. Ben Erzurum'da ziraat okurken de diyordum arkadaşlara, "Hukuk ve iktisat okuyacağım ben" diyordum, "FAO'da genel sekreterlik yapacağım" diyordum. Öyle hayallerimiz, ideallerimiz vardı. İstanbul Hukuk Fakültesi'ni kazandım. Kolay değildi o, hani yüzdelik dilimi çok düşüktü. Türkiye'de o zaman kaç tane hukuk fakültesi vardı bilmiyorum ama 5-6 taneydi herhalde, 10 tane kesin yoktur. Yani gidip gelerek hukuk okumaya başladım. Ankara'da öyle bir yerde çalışıyorum ki Güvercinlik Şube Müdürlüğü, hafta sonları dahil çalışıyorsunuz. Alev Olgay: Nasıl vakit ayırıp bitirdiniz? Gökhan Günaydın: Ben 20'li yaşların ikinci yarısındayım, gencecik bir adamım. Arkadaşlarım var, kız arkadaşlarım var; yemeğe gidiyoruz, bilmem ne yapıyoruz falan. Sonra sabahın köründe şeydesin, Güvercinlik'tesin. Aynı zamanda hukuk okuyorsun. Ya gece otobüse binerdim, sabaha kadar İstanbul'a gelirdik. O zaman 8-9 saat sürüyordu İstanbul'a gelmek. İnerim, ben bu Sarıyer börekçilerini çok severim, Sarıyer börekçisinde bir börek, ya süt ya çay, ikisinden bir tanesi. Sonra sınava gir. Sınav iyi geçerse böyle ıslık çalarak işte bu yollardan aşağıya doğru in, Yerebatan Sarnıcı'ndan aşağıya doğru, Gülhane'den aşağıya doğru falan in. Ondan sonra oralardan yeniden bir otobüse atla git. O zaman bir araba almıştım, 10 yaşında bir arabaydı, tabii yaşlı bir araba, çok güzel bir araba değil. Bir de benzin parası her zaman bulunmuyor. Bir iki sefer arabayla gelirdim, sonra para azalınca otobüslere binmeye başlardım. Orada da para azalır, şöyle bir şey yaparsınız; 12'ye 5 kala otogarın çıkışında beklersiniz. O zaman bağırırlardı; mesela otobüs Malatya'dan gelmiş ya da Diyarbakır'dan gelmiş, Ankara'da otogarda yolcu indirmiş, İstanbul'a devam edecek. Son dakika bir sürü yer boş olduğu için yarı fiyatına bilet satarlardı. Ben en ucuz yeri bulup girerdim. Otobüste falan da okuyorsunuz. Ben hızlı okuyan bir insanım. Bir de mühendislikten sonra ben hukuk okudum. Bizde mühendislikte bir lafı en kısa ve en hızlı söyleyebilmek marifettir. Buna eskiler "efradını cami, ağyarını mani" derler. Yani gerekli olan her şeyi içeriye al, gereksiz olan her şeyi dışarıda tut. Ya hukuk da tam tersi; lafı bir orada çevirir, bir böyle çevirir falan filan. Ya 10 sayfa okuyorum, aynı şeyi anlatıyor adam. "Arada bir fark olmalı, yoksa niye bu kadar uzatsın?" diyorum. Sonra baktım ki arada bir fark falan yok; bir pozitif cümle kuruyor, bir negatif cümle kuruyor falan. Ben 700 sayfalık bir kitabı bir kere okurum, altını çizerim. Gökhan Günaydın: Altını çizdiğim zaman o 150 sayfaya iner. Onu bir kere daha okuyabilirsem o sınıfı mutlaka geçerem. Dolayısıyla geçtim yani sınıfları ve hukuk fakültesini öyle bitirdim. Alev Olgay: Politik kimlik peki nasıl şekillendi? Aile politik miydi? Gökhan Günaydın: Ya şöyle, bizim aile politik bir ailedir ama sıcak siyasetle ilgilenen kimse yok. Yani bir vatandaş olarak memleketine ilişkin bir duyarlılık besliyor, memleketini seviyor, yurtsever. İlginç olan şöyle şeyler var; mesela biz CHP'li bir aileyiz, amcam üniversiteye gitti, CHP'yi unutmuş MHP'li bir adam olarak döndü, anlatabiliyor muyum? Ve bütün bunların, hani her şeyin olduğu bir aile. Ailenin içerisinde siyasi tartışmalar falan yapılıyor ama insanlar hani memleket sevme konusunda şey yapıyorlar... Ortaklaşıyorlar, öyle bir şey. Benim küçüklüğüm dediğim gibi hep farklı kentlerde ve o farklı kentlerde siyasal yaşamın içindeyken bir şekillenmeyle oldu. Yani gencecik 16 yaşında bir adamken lisede gazete çıkartmak, dergi çıkartmak falan, siyasal tartışmaların içerisine girmek falan... Bir de belki hani şunu söyleyeyim bir kişilik özelliği olarak; Alman takımları ve İspanyol takımları maç yapıyor, biz küçücüğüz, ben hep yenilen takımı tutardım. Ya bir çocuk yenilen takımı tutar mı? Yani şimdi hani Fenerbahçe şampiyon olamıyor diye çocuklar biliyorsunuz üzülüyorlar falan, ben yenilen takımı... Dolayısıyla kişiliğimiz de hep böyle hani hangi dağın efkarı varsa yanında durma şekliyle oldu. Böyle gençlik, üniversite çağları falan böyle ama Ankara tabii başka bir ortama evirdi bizi. Hem meslek odalarında hem sendikalarda görev aldım. Ziraat Mühendisleri Odası'nda uzun yıllar komisyonlarda çalıştım, yönetim kurulu üyeliği yaptım, genel başkanlık yaptım. KESK'e bağlı Tarım Orkam-Sen'de görev yaptım, Eğitim-Sen'de görev yaptım. Genel sekreterlik, şey, Tarım Orkam-Sen'de... Dolayısıyla bütün olaylara hani bir bireysel yurttaş yaklaşımının ötesinde, demokratik kitle örgütleri ile birlikte yaklaşma, bir reaksiyonu birlikte örme ve maalesef sokak eylemlerinde kolluk kuvvetleriyle karşı karşıya gelme... Hani biber gazının kokusunu yeni almadık, yani hayatım biber gazı yemekle geçmiştir. Alev Olgay: Dolayısıyla bütün bünyem alışık diyorsunuz. Gökhan Günaydın: Öyle, hani alerjiye iyi geldiğini söyleyebilirim. Kimisi alerjiyi tetikliyor diyor, bana iyi geliyor alerjiye, onu söyleyeyim. Alev Olgay: Şimdi siz 2007 yılında CHP'den aday oldunuz. Onun öncesinde odalar yönettiniz, üniversitelerde ders verdiniz, az önce saydığınız pek çok görevde bulundunuz. Sonrasında siyasetin içerisine girdiniz. Adımı atacağınız ilk gün gelecek kaygısı yaşadınız mı? Niçin soruyorum? Daha önce görece daha güvenli, daha korunaklı bir uzmandınız, sonrası belirsiz. Türkiye'deki siyaset zemini büyük bir soru işaretiydi. Kaygı oldu mu, korku yaşadınız mı? Gökhan Günaydın: Şimdi Türkiye'de bir şeyleri değiştirmek istiyorsanız siyasette olmalısınız. Siyaset küçümsenir, siyaset küçümsemekten öte saygı duyulmayan bir meslek olarak tanımlanır ve bunun da çok sayıda nedeni vardır, yurttaş haksız değil. Yani bir milletvekili ihaleyle uğraşmaz, bir milletvekilinin adı akçeli işlerle, ahlaki sorunlarla falan anılmaz ama hep böyle oldu. Bir milletvekili X partisinden siyasete başladı, adamın dolanmasından hani rüzgar gülü şaşırdı. Dolayısıyla böyle bir şey var. Ama ben hep şöyle baktım; yani tamam bir bilgi biriktirdik; iktisat, hukuk, ziraat, kamu yönetimi masterı yaptım, siyaset bilimi doktorası yaptım, işte iktisat doçenti oldum. İyi de bu bilgileri ne için biriktirdim ben? Bu bilgileri ya bir şirketin yararına ya ben zengin olayım diye ya da toplumun yararına sunacaksın. Ben bütün bunları toplumsal bir yarara vesile olabilirim diye yaptım. Dolayısıyla siyasete girmek benim için bir görev gibiydi, hani bu eninde sonunda olacaktı. Bu bir kişisel kariyer hesabı asla değildir. "Bir şey olayım" diye hayatım boyunca istemedim. Hani birileri derler ya "Ben küçük yaşımda genel başkan olmak istiyordum, milletvekili olmak...", hiç öyle bir şey yok. Biz bir kadro oluşturmalıyız ve bu kadro bir iş yapmalı ve bu iş memlekete iyi gelmeli, hani ben hep böyle baktım meseleye. 2007 yılıydı Alev Hanım, ben o tarihte hem oda başkanıyım hem de bir yardımcı doçentim Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi'nde. Tam da o dönem böyle ittifaklar dönemi, DSP ile parti ittifak arıyor vesaire vesaire. Beni dönemin genel sekreteri aradı, dedi ki: "Diplomanı, şeyini, talebini görmedim, dilekçeni görmedim. Sana iki kere haber yolladık, kapımızın önünde 200 metre kuyruk var, sana iki kere haber yolladık. Bu işler parti görevidir, lütfen al dilekçeni gel." Atladık, Bolu'ya üniversiteye gittik, istifamı aldım geldim. Konulamayacağımı bildiğim halde yaptım bunu. Söyledim onu, "Bakın ben bu dönem istemiyorum çünkü yeni üniversiteye geçmişim, oda başkanlığım var, istemiyorum bunu" dedim. "Parti görevi, partinin sana ihtiyacı var" dediler. Geldik, 4 çıkacak yere 7 koydular beni. Hiçbir şeyim yoktur, hani ne diyelim, sitemim yoktur. Ben o dönem hani birinci sırada iki arkadaşımız kadar çalıştım, bir görevi yerine getirdik, o bitti. Hemen arkasından Parti Meclisi'ne girdim 2008 yılında. Ben Parti Meclisi'ne bazen genel başkanların listesinden girmişimdir, bazen delerek girmişimdir. Hesap etmedim ama muhtemelen yaşıtlarım arasında Parti Meclisi'ne en çok giren insanlardan birisi benimdir. Bu torpille değil yani, anlatabiliyor muyum, orada kalabilmeyi başarmışım. Kurultayda PM'yi delmek kolay bir iş değildir. Yani bütün Türkiye'den gelen delegeler sana güven duyacaklar ve genel başkana verilen oyun, iki oydan en az birisini alacaksın ki o tam oy alırsa anca öyle delebilirsin. Bizim gibi insanlar... Kadın ve gençlikte kota var, onlar daha rahat 300-350 ile girebiliyorlar ama benim delebilmem için 650 lazım en azından. 2010 yılında milletvekili olmadan genel başkan yardımcısı oldum ve hemen arkasından da ilk seçimde milletvekili oldum. 2011-15 arası milletvekili. Şimdi bizimle beraber başlayan arkadaşlardan veya benden evvel başlayanlardan 5 dönem, 6 dönem, 7 dönem yapanlar var; benimki yalnızca bir dönemde bitti. Çünkü hayatımız hep böyle altüst oluşlarla dönüyor. Yerel seçimler, 2014 yerel seçimleri, 17-25 Aralık 2013'ten hemen sonra çok sancılı bir dönemdeydi. Arkasından Ekmeleddin İhsanoğlu'nun aday belirlemesi oldu, dönemin genel başkanıyla ters düştük. Ben "Rodeoda kalmak için her şeye evet diyen bir insan değilim" dedim. Dolayısıyla bir ayrılık ortaya çıktı. 2015'ten 2023'e kadar dışarıdayım, milletvekili değilim. Evin geçinmesi lazım, anlatabiliyor muyum? Ya bir şey daha söyleyeyim mi, bunları hani acındırmak için falan söylemiyorum, bir realiteyi hesaplamak için söylüyorum: 2013'te oğlum doğdu. Onun doğması şerefine, güzel bir ortamda büyüsün diye haddimi çok aşarak 10 yıllık bir banka kredisi çekerek bir ev aldım. Onun da ötesinde zaten dünya kadar borcum var ve şak diye milletvekilliği bitti. Ya borçların ödenmesi gerekiyor; benim ayakta durmam, evin geçinmesi falan... Alev Olgay: Ne yaptınız? Gökhan Günaydın: 2023 yılına kadar tam 8 yıl şey yaptım, ceza avukatlığı yaptım. Yani sabahleyin çok erken kalkarak, gene yine böyle gece yarılarına kadar çalışarak, bazen günde üç kent dolaşarak falan filan. Ama şunu söyleyeyim; onurumuzla eskiden kalma borçlarımı ödedim. Borcumu ödemek için arabayı satmak zorunda kalmıştım ama işte bir başka araba aldım. Yani evin borcunu hallettik. Dolayısıyla kimseye muhtaç olmadan bir şeyi yürüttük. Sonra da işte 2023'ten itibaren yeniden sıcak siyasi yaşama döndüm. Orada tabii şeyi söyleyeyim; avukatlık yaparken 2018'de ve 2020'de iki kez, biraz evvel söylediğim gibi kurultayı deldim. Parti Meclisi'ne girdim. Dolayısıyla şey değil yani, siyasal yaşamdan da avukatlığım sırasında hiç kopmadım yani. Alev Olgay: Sosyal medya hesabınızda dikkat çekici bir ifade var: "Acemi kalma ustası" diyorsunuz. Şimdi baktığım zaman akademik unvanınız var, siyasette üst düzey görevlerde yer alıyorsunuz, pek çok farklı mesleği deneyimlediniz ve layıkıyla yaptınız. Zor olmuyor mu o heyecanı, o acemiliği korumak? Çünkü siz bir uzmansınız aynı zamanda. Gökhan Günaydın: "Acemi kalma ustası" Turgut Uyar'ın bir şiiri. İkinci Yeni. Benim için çok kıymetlidir, yani gerçekten çok kıymetlidir. Çünkü İkinci Yeni'nin içerisinde olan bütün şairler kendilerini çok iyi ifade etmişler, bugün bile böyle benim içime dokunurlar. Bir işin acemisi olarak kalmak, acemi kalmaya ustalaşmanın da çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Çünkü öbür tarafta ustalaştığınız zaman çok çabuk bir yerlere böyle eğilebiliyorsunuz, bükülebiliyorsunuz, bir yerlerde kalmayı çok önemsiyorsunuz. Oysa acemi kalmayı da ustalaştığınız zaman "Peki, bu bana göre değil" deyip 5 dakika içerisinde arkanızı dönebiliyorsunuz. Ya öyle kalmayı tercih ederim, dolayısıyla bu laf benim için böyle kıymetli. Twitter title'ımda neden o yazıyor? Yani kocaman kocaman şeyler falan yazılabilir değil mi? Benim hiçbir zaman title'ımda, yaşadığım kötü örnekten sonra, başkasının elimden alabileceği bir şey yazmadı. Alev Olgay: Hım, bir unvan oraya... Gökhan Günaydın: Bir unvan yazmadım. Sebebini söyleyeyim; genel başkan yardımcısıyım 2014 falan, çok da iyi çalışıyoruz falan. Sonra bir MYK açıklandı, ben orada yokum, artık genel başkan yardımcısı değilim, azledilmişim yani. Bir tane vatandaş, aradan bir 5 dakika 10 dakika geçti, onu böyle yuvarlak içerisine almış kırmızı kalemle, "Bunu ne zaman değiştireceksin?" diye bana şey atıyor, mesaj atıyor. O gün dedim ki: "Bundan sonra benim elimden alınabilecek hiçbir unvanı title'ımda görmeyecekler." Neyi kastettiğim de bugünlerde anlaşılıyor, değil mi? Alev Olgay: Şimdi kendimden yola çıkıvereyim; ben bazen mesela aile içi siyaseti dahi yönetmekte zorlanabiliyorum ya da iş hayatımda bazı şeyleri yönetmekte zorlanabiliyorum. Siz devasa zorlukların içerisindesiniz ve onları bir biçimde yönetiyorsunuz. Mutlu musunuz? Gökhan Günaydın: Değilim, mutlu olduğumu söyleyemem. Şöyle bir avantajım var benim; siyasette bulunduğum zaman dilimi içerisinde herkes gördü ki Gökhan Günaydın'ın yapacağı şeyler vardır, asla yapmayacağı şeyler vardır. Dolayısıyla asla yapmayacağım bir şeyi kimse bana teklif etmiyor, oralarda bir zorluk yaşamıyorum. Yapacağım şeyi de ondan hoşlanan hoşlanmayan herkes der ki "O yapar." Yani o böyle bir tavır alır zaten. Hani dolayısıyla kimse bana "%100 benim adamım, %100 benim ekibim" falan diyemez. Ben hep şu lafı söylerim: "Ben kimsenin adamı değilim, kimseyi kendime adam tutmam. Bizde olsa olsa yoldaşlık olur, dostluk olur." Böyle baktığım için ve böyle davrandığım için siyasette karar alma süreçlerinde çok zorlandığım söylenemez. Ben bildiğimi yaparım, insanlar da derler ki "O yapar." Yani hani bunu bazen pozitif anlamda bazen negatif anlamda söylerler. "Bu sana mutluluk veriyor mu?" meselesi... Hayır, mutluluk vermiyor. Çünkü ya hepimiz insanız, inanılmaz bir saldırı altında insanlar. İnsanların artık bir mahremiyeti kalmadı, saldırının bir ahlakı kalmadı ve bunlar artık sistemli bir yapıya dönüştü, bunları görüyorsunuz. Bunların nereden geldiğini ve nereye varabileceğini görüyorsunuz ve bu sizin içinizdeki yaşam sevincini alıyor. Yani arkadaşlarınız içeriye atılmış, 15 aydır içerideler, onları gidiyorsunuz ziyaret ediyorsunuz; çıkınca hiçbir şey olmamış gibi bir yere yemek yemeye gidemiyorsunuz. İnsansanız bu olmuyor yani. Dolayısıyla hani içinizdeki insanı öldürmemek çok kıymetli. Dolayısıyla hani ben bazen şunu düşünüyorum; ya hani belli bir yaşa geldik artık, hani bütün bunları bırakıp da gitsem bir yere yerleşsem, böyle geç kalksam, arkadaşlarla tavla oynasam, akşamüzerinde yemeğe otursak falan filan... İyi de hani kendi hayatını iyiye götürmekten başka amacı olmayan bir hayata dönüşürsen, Türkiye de böyle savrulurken orada mutlu olmak mümkün mü? Ortam böyleyken bir yere kaçarak mutlu olamazsınız. "Coğrafya kaderdir" derler. Buradan bir şey söyleyeyim, hani baba-oğul ilişkisini kullanmıştık... Ben Çınar'ın hiçbir makro kararına karışmıyorum, o kendi kararlarını kendi verecek. İstediği futbol takımını seçebilir, istediği partiyi seçebilir, istediği hayat biçimini seçebilir. Ama bir ahitleşmemiz var, umarım yapabilirim: "Yurt dışında yaşamak yok evlat." Anlatabiliyor muyum? Bu memlekette yaşayacaksın, bu memlekete katkı vereceksin, gönlünü bu memleketten ayırmayacaksın. Şimdi oğluma ben böyle söylerken kendimi bir yerlerden emekli etme çabası içerisinde olamam. Bu sıcak siyasetin içinde bir statüyle olma direnci değildir. Benim 2015'ten 2023'e kadar hiçbir statüm yoktu ama aynı mücadelenin içerisindeydim. Dolayısıyla bu memlekette iyilikten, güzellikten yana, insan ayırmadan olmaya devam edeceğim. Alev Olgay: Gökhan Günaydın kişisel hayatında espriden mi hoşlanır yoksa ciddiyeti mi sever? Gökhan Günaydın: Espriden çok hoşlanırım, çok hoşlanırım. Her şeyin bir zamanı var ama kendini kasan insanlardan hiç hoşlanmam. Espri zeka işidir, espri duygu işidir. Zamanında ve güzel yapılmış bir espri ortama büyük bir pozitif ivme katar. Dolayısıyla ben hem espri yapmayı severim hem esprili insanları severim. Etrafım da zaten onu bilir yani yakın çevremde arkadaşlarımla, yakın arkadaşlarımla... Ya da diyelim ki işte biraz ortamın gerildiği bir noktada falan güzel bir espriyle ortamı döndürebilmek çok kıymetli bir şeydir. Böyle vakitli vakitsiz kendini kasarak "Ben ağır abiyim, ben büyük politikacıyım" diye dolaşanlar da bende sadece böyle bir duygu uyandırır: Ne yapıyoruz abi yani, bir tane hayat yaşıyoruz falan filan. Kimsenin kendini bir başkasından farklı göreceği bir ortamda değiliz. Biz eşit doğduk, büyüyoruz; fırsat eşitliğini arzu ediyoruz. Yani ben arabamı kendim kullanıyorum, arabamın kırmızı plakasını hiç takmam, önünde işte yaldır yaldır ışık yapmam, yanımda koruma dolaştırmam. Niye yapacaksın bunları? Yani birinden korkuyorsan korumasız dolaşamazsın, tabii benim öyle bir korkum yok. Birine hava atmak istiyorsan 5 tane adamla dolaş. E ben şurada 5 tane adamla dolaşsam bu memleket beni "önemli adam" diye mi görür? Şu hale bak, "Parkta 5 tane adamla dolaşıyor" diye mi bakar? Dolayısıyla hani sakin olmak, esprili olmak, candan olmak çok önemli. Ben dışarıdan şey görünürüm, böyle biraz sert görünürüm, herkes hemen bunu söyler. Ama birazcık aynı ortamda olununca falan derler ki: "Yani aslında çok farklıymışsınız." Yani bazen tabii toplumda yaşanan her şey hepimizi geriyor, bu da bana yansıyor olabilir ama kişiliğim öyle değil. Alev Olgay: Bana da çok derler. Yani tanışmadan önce böyle "Çok nemrut bir ifaden var" diye açık açık söylerler. "Çok da sert duruyorsun, hiç tanışmak da istemeyiz" ama tanıştıktan sonra da "Acayip bir yanılmışız" diye hep arkadaşlarım söyler. Herkese de selam olsun buradan. Şunu merak ediyorum; size ne iyi gelir? Siz nasıl nefes alıyorsunuz? Hobileriniz var mı? Gökhan Günaydın: Var, bana iyi gelen çok şey var. Örneğin gerçekten hiçbir sorunun olmadığı bir hafta sonu motoruma atlayıp gezmek benim için acayip bir şeydir. Motor kullanıyorum ben. Alev Olgay: Motor kullanıyorsunuz. Gökhan Günaydın: Motor kullanıyorum. Ben kendim motor kullanmayı çok severim, oğlum da 3 yıldır motor kullanıyor. Çınar'la beraber tur yapmak acayip hoşuma gider. Dolayısıyla şöyle bir şey, biliyor musunuz, hani "Neyle rahatlarsınız?" diye bir soru olmalı. Kimisi der ki "Ben müzik dinlerim", kimisi der ki "Uyurum" falan. Evet, ama kitap okuyarak, müzik dinleyerek ben rahatlayamıyorum, okuyarak rahatlayamam. Eskiden bulaşık yıkayarak rahatlardım, o anda da çok düşünülür ama... Bilmiyorum sizde öyle mi çalışıyor? Alev Olgay: Öyle düşünüyorsun ama bu herhalde sıcaklık etkisi, bir de kirli bir şeyi temizliyorsunuz ona odaklanıyorsunuz falan, öyle bir şeydi. Gökhan Günaydın: Neden bilmiyorum fakat son zamanlarda şunu fark ettim: Motosiklet benim için bir deşarj aracı. Motosikletin üzerine bindiğiniz zaman full odaklanmak zorundasınız, odaklanmasanız zaten işiniz kötü. Dolayısıyla "Aklımda onu çevir, bunu çevir" lüksün yok. Motora bin, bir saat dolaş; oh, şahane dönüyorsun. Bunu ben çok severim. Ya da gene hiçbir işim gücüm yok, bir hafta sonu arkadaşlarımla beraber akşamüzerinden başlayan, hava kararmadan oturmuşuz, şahane bir sohbet dönüyor. Bir şeyler yiyorsun, içiyorsun; dostluğun ve hayatın keyfine bakıyorsun falan, böyle şeyler mutlu eder beni. Ormanda dolaşmak mutlu eder beni falan. Ve tabii hani bir şey okumak, okumak istediğin şeylere zaman ayırmak falan bunlar da önemli. Alev Olgay: "Alev, bunu görmeden, nihayete kavuşturmadan bu hayattan gitmek istemem" diyeceğiniz bir emeliniz veya bir listeniz var mı? Gökhan Günaydın: Var, var. Görmek istediğim yerler var; çok gezdim ama böyle hani göremediğim yerler... Mesela Çin diyorum ya, ilk fırsatta gideceğim. St. Petersburg mesela, hani çok görmek istiyorum, orası benim için özel bir kent ve o kentin hani zaten beyaz gecelerinin falan da çok iyi olduğu söyleniyor, o tip şeyler var. Mesela Arjantin'den Şili'sine kadar Güney Amerika'yı falan gezdim, yani zaten Kuzey Amerika'yı, Avrupa'yı falan görmediğimiz yer yok, böyle bir gezme şeyi söyleyelim. İkincisi de şöyle bir şey var; bu İkinci Yeni'nin şairlerinin birbirleriyle ilişkileri, toplumla olan ilişkileri ve dönemsel anlatı inanılmaz bir iş olmalı Türkiye'de. Bunun bugüne kadar nasıl olur da filmi çekilemez? Yani ben mesela bir yıl kadar bir zaman bulsam bunun için, oturup birkaç arkadaş birlikte, aklımda olan insanlar bile var, senaryosunu yazıp, yönetmenini bulup bunun filme dönüşmesine katkı sağlamak isterim. Anlatabiliyor muyum? Yani Turgut Uyar'ın arka planını anlatacaksınız, Metin Altıok'un... Bunların hepsi çağdaş, aynı dönemde yaşamışlar ve o dönemlerde neler olmuş neler, anlatabiliyor muyum ya? Bunun filmi çekilemez mi? Bunun filminin çekilmemesini neyle yorumlamak lazım ya? Dolayısıyla hani böyle bu tip şeyler, hani böyle hikayeler var, bunları mutlaka yapmalıyım diye düşünüyorum. Bir de hani biraz siyasi bir şey de söylemek zorundayım: Bu ülke artık rahat, çağdaş, demokratik bir düzene kavuştu, adalet yerini buldu ve hiçbir kürsüde AKP'li ya da başka bir partiden hakim savcı yok. Normal bir düzen akmaya başladı, memleket kendi rahat yolunu buluyor. Bu anlamda söylüyorum. Dolayısıyla "Bana burada bir iş kalmadı" diyeceğim bir zamanda arabama atlayıp bir terk etme manzarası bana çok iyi gelir. Alev Olgay: Peki son olarak; aynaya baktığında Gökhan Günaydın bu yaşında hem ruhen hem fiziken ne hissediyor? O aynaya baktığında ne düşünüyor? Gökhan Günaydın: Kendimle barışığım, kendimden memnunum. Bunu asla bir narsisizmle söylemiyorum. İnsan kişiliğini iki şey belirliyor: Genotip ve fenotip. Yani annenizden, babanızdan ve onların üst soylarından bir gen aktarımı alıyorsunuz, benzediğiniz yerler var. Ama eğer kendi heykelinizin yontucusu olabiliyorsanız fenotipi, yani çevresel etkileri kendi içinizde daha çok bir yerlere yerleştirmeye başlıyorsunuz. Ben o genotip ve fenotip dengesinde iyi olan her şeyi sürdüren, eksik olanları da tamamlayabilen bir hayat sürdürdüğümü düşünüyorum. Ve aynaya baktığımda da kendi yararını, kişisel çıkarını hayatı boyunca bilerek ve kasten hiç öncelememiş, toplumsal meseleleri öne almış ve buna ilişkin da erdemli bir tutum sergilemiş, arkadaşlarını ahlaksızlığıyla mahcup etmemiş bir insan görüyorum. Umarız bundan sonrasını da böyle tamamlarız. Alev Olgay: Çok teşekkür ediyorum. İyi ki geldiniz, iyi ki katıldınız programımıza. Gökhan Günaydın: Ben teşekkür ederim. Çünkü bir kere daha söyleyeyim; hani bir pazar günü böyle Gülhane Parkı'nda geçirebilecek bir şey aklımın ucundan bile geçmezdi, sayenizde oldu. Ayrıca çok keyifli bir sohbet oldu, umarım izleyenler de aynı şeyi düşünürler. Hem size hem de tüm ekibe çok teşekkür ederim. Alev Olgay: Biz teşekkür ediyoruz. Aslında izleyiciler sizi ekranlarda tanıyor, o sert siyasi cümlelerin, tartışmaların içinde görüyorlar. Ama sizin bilmedikleri hikayelerinize, anlatmadığınız hikayelerinize aslında programımda şimdi tanıklık ettiler. Tekrar teşekkür ediyorum katıldığınız için. Gökhan Günaydın: Sağ olun, ben teşekkür ederim. İyi yayınlar olsun. Alev Olgay: Sağ olun.