Gökhan Günaydın'dan Fon Vurgunu Ve Erken Seçim Çıkışı
YENİ Parti Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, gazeteci
Hilmi Hacaloğlu'nun sunduğu "
Ver Manşeti!" programında önemli açıklamalarda bulundu. İktidarın politikalarını eleştiren Günaydın, İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu'na yönelik açılan davaları, sermaye piyasalarındaki şüpheli hareketleri ve eğitim sistemindeki güvenlik zafiyetlerini sert bir dille eleştirdi.
"KORKU AHLAKIN SİLGİSİDİR"
Ekrem İmamoğlu'nun lüks makam araçları yerine kendi aracını kullandığı için yargılanmasının Türkiye'deki hukukun partizanca kurgulandığının en net göstergesi olduğunu savunan Günaydın, Yalçın Küçük'ün sözlerini hatırlattı. Makam ve mal varlığını kaybetme korkusunun insanları iftiraya sürüklediğini belirten Günaydın, Silivri'deki kumpas davalarında da bu durumun yaşandığını ifade etti. İBB davasında iddia edilen zararın gerçekçi olmadığını söyleyen Günaydın, yargının kişiye özel işletildiğini savundu.
"MARKETLER BANKA KURUYOR YA BU MEMLEKETTE"
Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) ve Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) gibi denetleyici kurumların görevini yapmadığını vurgulayan Günaydın, Türkiye'deki borsa manipülasyonlarına dikkat çekti. İçerisinde tavuk ya da koyun bulunmayan bir gıda şirketinin borsada astronomik değerlere ulaşmasının tesadüf olamayacağını belirten Günaydın, 28 yaşındaki bir şahsın 15 milyon dolarlık yat alabilmesinin arka planında siyasi bağlantıların olduğunu öne sürdü. Milyarlarca liralık fon vurgununun, denetleyici kurumların uyumasıyla açıklanamayacağını, bunun iktidar destekli bir sistem olduğunu iddia etti.
"OKULLAR TEKSAS'A DÖNMÜŞ"
Manisa Turgutlu'da 15 yaşındaki bir çocuğun elinde tüfekle sokaklarda yürüyüp şiddet saçmasını da gündemine alan Günaydın, eğitim sistemindeki çöküşe dikkat çekti. Öğrencilerin okullara bıçak ve silahla gidebildiği bir ekosistemin yaratıldığını vurgulayan Günaydın, İçişleri ve Milli Eğitim Bakanlarını sorumluluk almaya davet etti.
"CUMHURBAŞKANIMIZI YENİDEN SEÇTİRECEĞİZ DİYOR"
Erken seçim tartışmaları ve Cumhurbaşkanı'nın adaylığı konusunda da konuşan Günaydın, Adalet Bakanı'nın ve bürokrasinin tarafsızlığını yitirdiğini dile getirdi. Yetkililerin açıkça AKP Genel Başkanı'na hizmet ettiğini belirten Günaydın, Türkiye'nin bu sistemden kurtulup demokratik bir hukuk devleti düzenine dönmesinin şart olduğunu vurguladı.
💬 YENİ Parti Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın'ın konuşması;
Gökhan Günaydın: 2,5 milyon euroyu TL'ye çevirmek gerekirse galiba 125 milyon lira para falan ediyor biliyor musunuz? Daha bile fazla. İnanılmaz bir rakam. Sonra bu araçlar öyle ağırlar ki o ağırlığı kaldırabilmek için çok güçlü motorlara sahipler. Yüksek depo kapasitesine rağmen 300 kilometrede bir depo benzin bitiriyorlar. Ben bunları hiç kullanmadım. Satmaya çalıştı belediye. Türkiye'den bunlara şey çıkmadı. Alıcı çıkmadı. Bir tane Iraklı vatandaş çıktı. Onu da hani prosedürünü uydurup da satamadılar diyor. Yani dolayısıyla orta yerde kendisine tahsis edilmiş en lüks araçlara binmeyen, kendi aracını kullanan bir belediye başkanına açılmış dava var. Bu da Türkiye'de bu işlerin ne kadar hukuksuz, ne kadar partizanca, ne kadar ikili hukuk yapısı içerisinde ve kişiye özel kurgulandığının en açık göstergesidir.
Yanımda İstanbul İl Başkanı vardı. Onunla şöyle sohbet ettik, Özgür Çelik'le. Özgür, böyle bir davayı açmak, açan için utanç verici aslında. Öyle değil mi? Açan, vesile olan için herhangi bir siyasi şeyi de olmaz. Yararı da olmaz. Hukuken de açılmasının bir anlamı yok. Çünkü orta yerde samimiyetle söylüyorum ki ihlal edilen bir hukuk maddesi yok. Ne kadar zorlarsanız zorlayın ki avukatları gayet güzel ifade ettiler. Ne maddi unsuruyla ne manevi unsuruyla işlenmiş bir suç yok yani. Ama isim Ekrem İmamoğlu ise özel dava açılır. Bunu biliyoruz.
Hilmi Hacaloğlu: Şimdi az önce cumhuriyet kısmıyla ilgili yazdığım metni sizle paylaşmak istiyorum. Cumhuriyet çok kıymetlidir. Cumhuriyete olan inanç benim şu andaki direncimin en büyük kaynağıdır. Çünkü cumhuriyet bize itaati değil sorumluluğu, korkuyu değil hakikati, biatı değil yurttaşlığı öğretmiştir. Çünkü cumhuriyette insan iktidarın tebaası değildir ve yalnızca görevi de seçimlerde oy vermek değildir. Sonra burada, evet, korkuyla ilgili değerlendirmeler yaptı ve bu korkuyla ilgili değerlendirmelerde şunu dedi: İnsan dedi ölmekten korkar. İnsan kaybetmekten korkar dedi. Ve orada da Yalçın Küçük'ün bir sözünü anımsattı. Korkuyu ahlakın silicisi olarak tanımladığını söyledi. Hapis korkusu, tutsak korkusu gibi ve ben korkularımın esiri olmayacağım dedi. Bence buradan hem kendisine dair bir şey söylüyor hem de topluma bir şey söylüyor. Evet. Buyurun.
Gökhan Günaydın: Yani şunu çok açık ifade ediyor. Korku ahlakın silgisidir diye Yalçın Küçük'ün sözüne atıf yaparken korkunun çeşitlerini tanımladı. Makamı kaybetme korkusunu da söyledi bunların arasında. O son derece önemli. Biz şu anda bir Silivri yerleşkesindeyiz. Biraz evvel burada sirenler çalıyordu. Adeta birbirimizi duymamıza engel olacak kadar yoğun bir siren çaldı. Burası 15 yıl evvel de böyleydi ve ben 15 yıl evvel burada Yalçın Küçük yargılanırken de bu davaları izliyordum. Geliyordum, gidiyordum buralara. Gene buralara bizi sokmamaya çalışıyorlardı. İtiyorduk, kırıyorduk, giriyorduk içeriye. Çünkü mahkemeler alenidir. Öyle değil mi? Yani mahkeme salonları kapatılmaz.
Korku ahlakın silgisidir denilen Yalçın Küçük'ü burada mahkeme salonunda hakimlerin karşısında dimdik duruşuyla tanımlıyoruz. Ne diyordu o? "Siz beni yargılayamazsınız. Ben sizi yargılayacağım." diyordu. Kim ne çıktı? Yalçın Küçük yargıladı, değil mi? Yalçın Küçük buradan alnının akıyla çıktı. Sonra onu yargılayanların ne hallere düştüklerini, nasıl kendilerinin yargılandıklarını hep beraber görüyoruz. Korku ahlakın silgisidir. Çünkü burada itirafçı adı altında kendisini kurtarmak için, o küçük metrekarelerde ömür geçirmemek için, çoluğundan çocuğundan ayrı kalmamak için, mal varlığını kaybetmemek için birilerine iftira ederek kurtulanları gördük. Onları burada tanık sıfatıyla huzura çağrıldığı zaman tersine ifade verdiklerini, "Hayır ben aslında onları söylemek istemedim, helallik istiyorum" derken gördük onları ve onun üzerine savcının da peki o zaman tutuklanma istiyorum yeniden demesi üzerine ertesi gün onların eski ifadelerine yeniden döndüklerini gördük. Demek ki Yalçın Küçük'ün korku ahlakın silgisidir lafı aslında Silivri'de yazılmış bir laf herhalde.
Hilmi Hacaloğlu: Bu arada Yalçın Küçük'ün "Ben buraya yargılanmaya değil yargılamaya geliyorum" sözünün bir benzerini Ekrem İmamoğlu 7-8 Temmuz'daki duruşma sırasında söylediğinde onun savunma yapmasına izin verilmedi ve hatta savunma hakkını kullandınız dendi. Ve duruşmalar orada sonlandırılmıştı. Şimdi hala da esasında İBB davasında henüz Ekrem İmamoğlu savunma yapabilmiş değil. Makul bir zamanda, makul bir sürede, makul bir zamanın ne zaman olduğu hala belirsiz. Sürenin de ne olduğu konusunda bir açıklama yapılmış. Uygun bir zamanda makul bir sürede.
Gökhan Günaydın: Evet. Uygun bir zamanda makul bir sürede diye ifade edildi.
Hilmi Hacaloğlu: Şimdi burada gündemdeki bir konuya gireceğim ama gene Ekrem İmamoğlu'nun sözlerinden gireyim. Şöyle dedi: "Ekrem'in saçının teline bakalım. Babasının tarlasını kazalım, evinin kapısını, evi mi dedi oraya? Yazlığının kapısını kıralım, içeri girelim. Böyle yaşandı. Ben bunları böyle yaşadım" dedi. Peki fon için gözaltına alınan insanların, babaların tarlaları kazılacak mı? Ben hiç istemiyorum böyle bir şey olmasını ama dedi, evlerinden görüntü alıp işte kasaları, salonları gösterilecek mi? Hatta yukarılardan drone uçurulup onlar sıraya sokulacak mı gibi bir şey söyledi. Buradan hareketle şimdi Türkiye esasında büyük bir, ya ben buna skandal da demek istemiyorum. Vurgun mu diyelim? Soygun mu diyelim? Nasıl görüyorsunuz? Ve muhalefete de şöyle bir eleştiri geliyor Gökhan Bey; ya yeterince sert iktidarı eleştirmiyorlar. Yani burada Türkiye'nin burada ayağa kaldırılması lazım. Muhalefet burada biraz soğukkanlı davranıyor eleştirileri var. Nasıl değerlendirirsiniz?
Gökhan Günaydın: Hangisinden başlayayım bilmiyorum. Tabii, muhalefete bir şey söylemek en kolayıdır gibi bir lafa düşmek istemiyorum. Anlatabiliyor muyum? Çünkü biz de dahil olmak üzere herkese her laf söylenmelidir. Ama adeta toplumda her şeyi toparlama görevi de bir siyasal partiye ve onun yöneticilerine yüklenmiş gibi görünüyor. Toplum hiçbir şey yapmasın. O, o muhalefet partisi her şeyi çözsün. Ya her gün her şeyi konuşuyoruz, uyumuyoruz. Anlatabiliyor muyum? Bir günde 3 tane kent dolaşıyoruz. Bu yetmez diyen vatandaşa da çok saygı duyuyorum. Yetseydi zaten çözerdik. Yetmediğini de görüyoruz. Yani ben mesela bu fon meselesini ilk çıktıktan yarım saat sonra konuştum. Çok açık bir şey yayınladım. Hani X mesajı yayınladım. Gittim her yerde bundan ifade ediyorum. Ama yeterli olmadığı da görülüyor. Şimdi vatandaş bizi arıyor. Diyor ki ben para kaybettim intihar eşiğindeyim.
Hilmi Hacaloğlu: Bizzat sizi aradılar mı?
Gökhan Günaydın: Tabii tabii. Bana yazanlar da var, arayanlar da var. Şimdi burada iki şeyi ayıralım. Orta yerde bir ponzi finansmanı biçimi var ve buradan çok büyük paralar kazananlar var. Bir de burada trene atlayan ve soyulan yurttaşlar var. Bu soyulan yurttaşlar kredi kartının borcunu ödeyebilmek için ya da bir ev alabilmek umuduyla buraya girmişler. Öyle büyük paralar kazanmış falan da değiller. Ama mesela bir infaz koruma memuru satmış sağmış 600-700.000 lirasını buraya yatırmış. Anlatabiliyor muyum? O, onun için kaybedilebilecek bir para değil. Yani kaybı ve geri getirilememesi ailesi ve kendisi açısından tamir edilemez bir duygu yaratıyor ve adam ben intihar edeceğim diye size söylüyor. Dolayısıyla bu vatandaşın bu konumunu her zaman biz dile getiriyoruz. Daha önemli olan da bunun devletle alakası. Buraya döneceğim ama bir bu İBB kumpas davasıyla kıyaslamasını yapayım. Asrın soygunuydu değil mi? İBB kumpas davası, iddia edilen soygunun toplam rakamı neydi? 160 milyar TL. 160 milyar TL. Bu 160 milyar TL'nin 110 milyar TL'si Kuzey Güney Cebeci. Hafriyat. Onun da 80 milyar lirası, o hafriyatı şuraya döktünüz, altında maden vardı. Dolayısıyla bu madene ulaşılamıyor, madenin çıkarılmasını engelliyoruz.
Hilmi Hacaloğlu: Yani kaç yılda çıkılacağı da belli değil o madenin.
Gökhan Günaydın: Yok, bir tek akademisyenin iki satırlık bir raporudur bu. Hani o milyar lira eder mi? İçeride ne kadar maden var? Bunların özel araştırılması falan gerekir. Geçelim onu, ikinci bölümüne. 48 milyar lirası da şunu söylüyor; Sen yurt dışından kredi aldın ama bu krediyi metrolara kullanmadın. Ya İBB'nin eski genel sekreteri geldi, dedi ki onca metro yaptık. 1 kilometre metro 60 milyon dolara çıkıyor. Ben bu krediyi buralarda kullanmadıysam bu metrolar nasıl yapıldı diye.
Hilmi Hacaloğlu: Can Akın Çağlar. Ziraat Bankası'nın eski genel müdürü. Aynen.
Gökhan Günaydın: Şimdi bu 160 milyar lira. Bütün bu iddiaların doğru olduğuna asla hiç kimse inanmıyor ama koy 160 milyar lira. Peki fon soygunu ne kadar?
Hilmi Hacaloğlu: Bildiğimiz kadarıyla %860 milyar deniyor ama 1 trilyon diyenler de var.
Gökhan Günaydın: 1 trilyon diyen var. Bunun Türkiye'ye maliyeti 2 trilyon lirayı bulacak diyenler var. Yani İBB için atfedilen yolsuzluk iddiasının onlarca katı ile konuşulan bir şeyden bahsediyoruz. Peki burada konu ne? Denetleyici kuruluşlar görevlerini yapmamışlar. Denetleyici kuruluşun başında kim olmalı? Sermaye Piyasası Kurulu. Sermaye Piyasası Kurulunun bundan evvelki başkanı kimdi?
Hilmi Hacaloğlu: Vecdi Gönül, eski savunma bakanının evladı. Evet. Bundan önceki o. Ömer Gönül.
Gökhan Günaydın: Evet. Ömer Gönül. Ondan evvelki Zehra Taşkesenlioğlu'nun abisi.
Hilmi Hacaloğlu: Evet. Doğru.
Gökhan Günaydın: Peki Zehra Taşkesenlioğlu'nun abisinin yaptığı şirketlerle yaptığı işler nedeniyle Zehra'nın dünyalığını, İngiltere'de AVM'sini, Afrika'da madenlerini, 2,5 kilo altınını hatırlıyoruz değil mi?
Hilmi Hacaloğlu: Ali Fuat Taşkesenlioğlu.
Gökhan Günaydın: Ali Fuat Taşkesenlioğlu oraya geldi ve büyük yolsuzluklar ortaya çıktı. Bunu söyleyelim. Arkasından getirdiğin kim? Onun arkasından getirdiğin de işte eski savunma bakanının oğlu. Onun arkasından getirdiğin başka bir şey. Bugün Akın Gürlek'in eşi Sermaye Piyasası Kurulunda yönetim kurulu üyesi. Bakın ben avukatıyım. Hukukçuyum. Aynı zamanda ben makroekonomi doçentiyim ama ben Sermaye Piyasası Kurulu uzmanı değilim. Sermaye Piyasası Kurulunda görev alamam. Yetkinliğim yok. Yani acaba Akın Gürlek'in eşinin nasıl bir yetkinliği var orada? Bu memleket bunu sorgulayabiliyor mu arkadaş? Dolayısıyla Sermaye Piyasası Kurulu kelimenin en hafifiyle uyumuş. Ben uyuduğunu düşünmüyorum. Çünkü adamın bir tanesi bir şirket kuruyor. Şirket gıda şirketi. Tavukçuluk yapacak. Koyunculuk yapacak. Fabrika var. Depo var. Deponun içerisinde bir tane tavuk yok. Deponun içerisinde bir tane koyun yok ama o şirket bire 1500 değerleniyor çok kısa süre içerisinde. Siz SPK'da başkan ya da yönetim kurulu üyesi olsanız bunu araştırmaz mısınız ya?
Hilmi Hacaloğlu: Araştırmamış olabilirler mi peki?
Gökhan Günaydın: Olma ihtimalinin ben olduğunu düşünmüyorum. Yani ya aptallığın bu boyutu falan diye düşüneceksiniz ya da bu işin siyasetle bağlantısı var diyeceksiniz. Başka bir şey daha söyleyeyim size. Bakın, bundan birkaç yıl evvel milletvekili olmadan evvel İstanbul'dan Ankara'ya kendi hesabıma 75.000 TL falan bir para yatıracağım.
Hilmi Hacaloğlu: İstanbul'dan Ankara'ya mı gönderiyorsunuz parayı?
Gökhan Günaydın: Evet. Hesabıma yatıracağım. Ankara'daki hesabıma gidecek. Dediler ki bunun nereden bulunduğunun açıklanması lazım.
Hilmi Hacaloğlu: Milletvekiliyken mi?
Gökhan Günaydın: Milletvekili değilim. Milletvekili olmadan hemen evvel 75.000 TL. Anlatabiliyor muyum? Öyle büyük bir para falan filan değil. Dedim ki ya çocuklar hesap benim, para benim, bilmem ne benim. Neyse ondan sonra çözdüler ya. 75.000 lira için bu memleket bu sorguyu yapıyor. Yapsın. Anlatabiliyor muyum? Yapsın. Kara paraya santimetrede adım attırmasınlar. Peki 28 yaşındaki bir velet, tabirimi mazur görün demiyorum, 1,5 milyar lira civarında bir parayı nasıl gönderebiliyor yurt dışına? Nasıl kazanmış mesela bu parayı? Anlatabiliyor muyum? Bu adam 15 milyon dolara dünyada yalnızca 15 kişide bulunan bir yatı nasıl alabiliyor? Bu memleketin MASAK'ı yok mu ya? Mali Suçları Araştırma Kurumu yok mu? Hani MASAK şu İBB kumpas davasındaki herkes için mal varlığını geriye döndü 20 yıl boyunca baktı. Niye bakmıyorsunuz bu heriflerin mal varlıklarına? Yani AKP'li bir adamın, eski AKP ilçe başkanı biliyorsun Zeytinburnu'nda...
Hilmi Hacaloğlu: Muhammet Yavuz...
Gökhan Günaydın: Muhammet Yavuz'dan bahsediyorum. Ya bu çocuk 28 yaşında 15 milyon dolarlık yatı nasıl alıyor diye sormayan bir MASAK, görevini yapıyor olarak tanımlanabilir mi? Mesele sadece SPK meselesi değil. Aynı zamanda MASAK meselesi, aynı zamanda BDDK meselesi. Ya marketler banka kuruyor ya bu memlekette. Nasıl yapıyorlar bunu? Bütün bunları seyrettiğin zaman ortaya başka bir şey çıkıyor. Peki hani dediniz ya sözü eskiye keseceğim. 300 milyon lira sermaye ile Destek Yatırım Bankası kurulmuş. Kuranlardan biri Altunç Kumova. Altunç Bey biliyorsunuz Destek'in yönetim kurulu başkanı. Savcı soruyor ya diyor 46 liradan çıkan hisse 15 milyardı o gün, bugün 1 trilyon 300 lira oldu, burada bir anormallik yok mu diyor. Altunç Bey yanıt veriyor: Var anormallik ama ben ne yapacağımı bilmiyordum. SPK bize kötü bir şey olsaydı söylerdi diyor. İfadesi de bu. Yani böyle bir tablo içindeyiz. Yani SPK denetlemediğine göre ben her şeyi yaparım demek istiyor. Şimdi dönelim. Birkaç tane fon var değil mi? Aslında birkaç tane fon değil de Türkiye'nin toplam fon varlığının %10'undan bahsediyoruz ama...
Hilmi Hacaloğlu: Evet niceliği ortaya koyan iki üç tane çok önemli fon var. Bu fonların sahiplerine bakın. Öbürü de bir başka bakanın oğlu değil mi?
Gökhan Günaydın: Evet. Hepsi bakanların oğlu çocuklar ya. Yani okumuş, yazmış çocuklar çok zekiler. Bu memlekette bir tane Anadolu'dan yetişmiş, aklı başında iktisat hocası ya da ne bileyim işte Dünya Bankası'nda çalışan namuslu bir adam bu fonları böyle yönetemiyor ama nerede bakan oğlu var ya da işte şu bakanın eşi bilmem neye baktığınız zaman arkadaşlar lebi derya birdenbire inanılmaz zengin oluyorlar. Şeye bakın. Fona bakın. Fon ne yapıyor? Fonun sahibi gidiyor üniversite satın alıyor.
Hilmi Hacaloğlu: Evet.
Gökhan Günaydın: Ya Topkapı Üniversitesi'ni hangi parayla satın aldın diyen yok mu? Sonra o arkadaş Topkapı Üniversitesi'nin açılışlarında elleri cebinde konuşmalar yapıyor. Arzu ettiklerine fahri doktora veriyor. Kimlere fahri doktora vermiş? Bakın bakalım. Fahri doktora veren bu memlekette göğsünü gere gere dolaşan bir adam fahri doktora almış mı orada? Zaten almaz. Ben niye fahri doktora alayım ki? Ben gider doktoramı çalışarak kendim yaparım. Niye fahri doktora alayım? Sen bir basketçiye fahri doktora veriyorsun. Niye? Sen de AKP'lisin. Basketçi de AKP'li. O üniversitenin rektörü de AKP'li. Onun kardeşi de Sabah gazetesi yazarı. Ya kardeşim bütün bunlar göz göre göre olmuyor mu bu memlekette? Bunları görmek lazım. Şimdi bu kadar adam fonu kuran o 12 kişi.
Hilmi Hacaloğlu: Kim o 12 kişi? Gökhan Bey bilginiz var mı ya? Açıkça soruyorum. Bilginiz var mı?
Gökhan Günaydın: Duyumlarım var. Duyumlarım var. Hani herkes yazıyor da sosyal medyada falan oradan görüyorum. Onun dışında bana özel bir bilgi, belge gelmiş değil. Yani bilgi, belge gelmiş olsa konuşmaktan asla tereddüt etmem. Ama bilmeden de kimseyi şu an itibarıyla suçlayamam. Ama o mutlaka çıkacak. Çünkü bu boyuttaki bir yolsuzluğu saklayamazlar. Zaten saklayabilecekleri bir yolsuzluk olsaydı hallederlerdi. Saklayamadıkları için bu rakamlar buralara geldi. Şimdi böylesine bir boyut var. Orta yerde kamuoyu baskısıyla birilerini gözaltına alıyorsun. Kamuoyu baskısıyla.
Hilmi Hacaloğlu: Tabii yurt dışı çıkış yasağıyla serbest bırakmışlar.
Gökhan Günaydın: Serbest bırakmışlar. Adam dolanmaya devam ediyordu. O dolanan adam hani diyorsun ya tanıkları baskılama şüphesi ya da delilleri karartma şüphesi. Dijital delilleri karartmadığını nereden biliyorsun da adamı dışarıda bıraktın? Öyle değil mi? Dolayısıyla bütün bu yapı göz göre göre geliyor. En önemlisi de ne biliyor musunuz? Bundan bir yıl evvel bu memleketin Maliye Bakanı fonlarda ortaya çıkan şüpheli işlemlerin farkındayız, takip ediyoruz diye açıklama yaptı. Ne oldu? Neyi takip ettin Mehmet Şimşek? Neyi takip ettin? Takip etseydin bu kadar iş olur muydu? Dolayısıyla memleket neresinden tutarsanız sapır sapır dökülüyor. Olan küçük yatırımcıya oluyor. Bana hep şunu söyleyenler olmuştur. Yani hani borsa için ne düşünüyorsun? Biraz evvel söyledim ya. Ben makroekonomi doçentiyim. Bir gün ben diyemedim ki borsada işte kağıtlara şöyle bakmak lazım. Onların arkasına bakmak lazım. Ne tür yatırımlar yapmışlar? Yatırımları hangi sektörlere yapmışlar? Dijitale mi? Yapay zekaya mı? Hayvancılığa mı? Oradan şöyle sonuçlar çıkarırsınız... Efendim yok. Türkiye'de maalesef derin bir piyasa yok. Son derece manipülasyona açık bir piyasa var. Bu manipülasyona açık piyasada aklını kullanarak hisse senedi değerlendirmek, yatırım yapmak ve buradan hak ettiğin geliri elde etmek bir kumara benzedi. Bu işi buna dönüştürdüler. Dolayısıyla da hani ben sadece geleceğini kurtarabilecek paraları buralara kaybeden vatandaşıma acırım. Bunların bir an evvel çözüme kavuşturulması lazım. Acımaktan da öte derhal burada gerekli ve etkili önlemlerin alınması ve insanlara hiç olmazsa yatırdıkları para ve onların mevduat faizi kadar ilave gelirini en azından teslim etmek lazım.
Hilmi Hacaloğlu: Şimdi siz konuşurken Şebnem Turan'ın yaptığı 6 Ağustos'ta yaptığı bir haberi yeniden ben izleyicilerime bunu çok kez gösterdim. Bir de sizin huzurunuza size de göstermek istiyorum. Şimdi bakın Şebnem Hanım bu haberi yaptı. Bakın tarih 6 Ağustos 2026. Borsa İstanbul'da piyasa değeri en yüksek 20 şirket. Birinci sırada Aselsan var. 1.6 trilyon lira. İkinci sırada kimi görüyorsunuz? Hedef Holding.
Gökhan Günaydın: 1.1. Az evvel söylediğim, sorduğum kişi, anlattığım kişi anormal olan şey oydu.
Hilmi Hacaloğlu: 1.3'e kadar çıktı. Yani Aselsan gibi Türkiye'nin savunma sanayinin göz bebeği olan firmasına neredeyse yaklaşmış. Öyle mi? Bakın Türk Hava Yolları, Türkiye'nin göz bebeği, öyle ya da böyle bizim kendi mühendisimizin kurduğu, Cumhuriyetin bayrak taşıyıcısı, çok önemli bir kurum ve dünyanın belki 130 ülkesine gidiyor. 430 milyar lira değerde, Hedef Holding 1.3. Neredeyse 3 katı. Ve bunu kimse görmüyor olamaz. Yani burada Şebnem Hanım gördüğü şeyi ve bu bir günde olmuyor. Günler içinde oluyor. Paralar yatıyor. Bana da bir sürü insan şey yaptı; "Biz kendimizi işte böyle devletin kontrolünde olan bir kağıdın içinde, fonun içinde olduğumuzu zannediyorduk." Ama şimdi az evvel söylediniz. Fakat şöyle ilginç bir şey de oluyor. Dün mesela önceki gün galiba Metin Külünk sorumlular SPK işaret ederek istifa etmeli dedi. AKP Ekonomik İşler Kurulu... Onlar da SPK'yı tanımlayan bir paylaşım yaptılar. Mutlaka görmüşsünüzdür.
Gökhan Günaydın: Gördüm, gördüm. Eski Denizli Büyükşehir Belediye Başkanı şu anda onun başında. Eski Denizli milletvekili.
Hilmi Hacaloğlu: Evet. Ve sonra tabii bakanlık da yaptı. Eee, şimdi ne diyorsunuz peki? Yani burada AKP içinde birileri hamle mi yapıyor? Ne oluyor? Yani tabii bir siyasetçiye, başka bir siyasetçiye, siyasi partiye dair bunu sormak çok etik bir şey olmayabilir ama yani o tarafta da bir şey mi aranıyor? Sonuç itibarıyla Mehmet Şimşek Türkiye'ye para getirmeye çalışıyor. İşte hep Türkiye'nin şeffaflaşması gerekiyor, oradan çıkması gerekiyor için uğraşmaya çalışıyordu. Sonuçta böyle bir tablo oluştu. Üstelik Morgan Stanley Capital International yani bu MSCI bunca şey yapmasaydı, yani eğer Kasım'da, Ekim'de sizi bir daha gözden geçireceğiz demeseydi, belki de bunlar olur muydu, olmaz mıydı diye düşünüyorum.
Gökhan Günaydın: Çok haklısınız. Bunu söyleyenler var. AKP içinde iki kliğin çarpışması ve bu çarpışmanın sonucunda bu ortaya çıktı. Bir klik öbürünü yemeye çalışıyor falan filan. Ben niye gireyim ki bu spekülasyona? O kliklerin tamamı yok edilmeli ki siyaseten bu memleket açıkça bir huzura kavuşsun. Ben böyle bakarım. Konuştuğumuz şey ne? Konuştuğumuz şey her aklı olan insanın çok rahat anlayabileceği bir şey. Ne dedik? İşte Aselsan'ın hemen altında, Tüpraş'ın, Türk Hava Yolları'nın 3 katına çıkmış bir holding değerlenmesi görüyoruz. Ve bu çok hızla, bunun tespit edilememesi mümkün mü? Bunların içerisinde çok değerli maliye ve vergi uzmanları var. Tespit edilememesi mümkün olabilir mi? Birileri bunların önüne koymuştur, burada anormal rakamlar var diye. Ben SPK'da uzman düzeyinde çalışan, MASAK'ta uzman düzeyinde çalışan son derece bilgili, yetkin çok sayıda insanın olduğunu düşünüyorum. Şimdi dolayısıyla bunlar kaçılacak şeyler değil. Eğer bunlar bütün bu tabloya rağmen engellenmediyse, denetlenmediyse, sen ne yapıyorsun denilmediyse buradan birileri çok büyük para kazanıyorlar. O çok büyük para kazananların da ipini çektiğinizde eğer mevcut siyasal düzenin önemli aktörleri ve onların mahdumları ya da yakınları çıkmazsa ben bu memleketi hiç tanımıyorum. Bu nedenle soruşturma başka bir yere doğru gitmeli.
Ve hani bir de görgüsüz zenginlik denilen bir şey vardır. Siz Rahmi Koç'tan bir görgüsüzlük gördünüz mü? Yani ya da Erdal İnönü'nün siyasette bir görgüsüzlük yaptığına tanık oldunuz mu? İsmet İnönü'nün oğlu. Adam işte almış Topkapı Üniversitesi'ni satın alıyor. Niye? Çünkü parayı harcayacak yer bulamıyor adamlar. Yurt dışına dünyanın yatırımları yapılır. 28 yaşındaki adam 15 milyon dolar değerinde yat satın alıyor. Bunların tespit edilememesi mümkün, tespit edilmemesi mümkün değil. O halde bu memlekette çürümüş bir devlet düzeni var. Bunu göreceğiz. Devlet düzeni içerisinde bu çürümüşlükten de acayip yararlanan bir kitle var. Bakın, dolar milyoneri sayısının dünyada oransal olarak en hızla arttığı memleket Türkiye. Türkiye'de 985.000 dolar milyoneri var. Diğer taraftan da 30 milyon insan açlık sınırının altında yaşıyor. Bu dolar milyonerleri nereden çıkıyor? Hani biraz evvel dedim ya, adam gün doğdu diye gıda firması kurmuş. Gıda firması. Gıda firması birden 1500'e çıkıyor, hisse senetleri. Adamın tavuğu yok, adamın koyunu yok ama hisse senedi sürekli üzerine koymaya devam ediyor. Nasıl oluyor arkadaş? Buna kimse, bunu kimse fark etmiyorsa, buna kimse dur demiyor ise; ya hani Türkiye'de borsa denilen şey tümüyle denetimsiz bir kumar alanı ya da çok açık spekülasyon var, manipülasyon var ve bunlar Türkiye'de göz yumularak, hatta kendin de kişisel zenginleşme kaynağı yaparak buralardan yürüyorsun. Başka şey yok.
Hilmi Hacaloğlu: E Gökhan Bey, şimdi normalde eski Türkiye olsa, parlamenter sistem olsa siz Gensoru teklifi verebilirdiniz. Fakat şu anda böyle bir imkan yok. Yani milletvekillerinin elinde ne var? İstifaya çağırmaktan başka ne yapabilirsiniz? Yani şimdi sorunlar istifa etsin, istifa etsin deniyor. Meclis kapalı, soru önergesi verebilirsiniz.
Gökhan Günaydın: Verdik. Yazdık işte Mehmet Şimşek'e. Bunları açıkla bakalım dedik. Dedik ki hazineden sorumlu bakana, SPK'nın bu alandaki denetleme açığını bana bir anlat bakalım da ben de göreyim dedik. 15 gün üstüne yanıt vermeleri lazım. Yanıt vermezlerse ne oluyor? Hiçbir şey olmuyor. Hiçbir şey olmuyor. Meclis açılır 1 Ekim'de, araştırma önergesi verirsiniz. Zaten gündem böyle giderse ilk işlerden bir tanesi bu olur. Araştırma önergesi de AKP-MHP oylarıyla reddedilir. Türkiye'de eskiden mecliste gensoruyla hükümet düşürülüyordu. Hükümetin içindeki milletvekillerinden de utananlar oluyordu. Mesela acayip bir yolsuzluk patladığı zaman o partinin içindeki milletvekilleri de o gensoruya bazen olumlu oy veriyorlardı. İlgili bakanın Yüce Divan'a sevk edilmesi konusunda da ciddi konular, tartışmalar oluyordu. Türkiye'de ne oldu ya? 17-25 Aralık'ta ne oldu da bugün olsun? Yani benim söyleyeceğim şey şudur. Siyasetçi bir şey yapsın ya. Biz siyasetin bize verdiği bütün imkanları kullanıyoruz. Sonra çıkıyoruz bize diyorlar ki, "Sana fezleke göndeririz. Seni tutuklarız. Silivri yazın sıcaktır, kışın soğuktur." Umursamıyoruz. Bağırmaya devam ediyoruz. Umursamıyoruz. Meydan meydan dolaşmaya devam ediyoruz. Ne için yapıyoruz bunu? Vatandaş arkamıza düşsün diye yapıyoruz. Vatandaş sesimizi duysun diye yapıyoruz. Yani vatandaş ayağa kalkacak ve toparlayacağız bunları. Başka çaresi yok. Türkiye'de başka bir yol kalmadı.
Hilmi Hacaloğlu: Şimdi ben burada yorumlara da bakıyorum. Mesela meclis yoksa halk yoktur. Halk yoksa cumhuriyet yoktur. Bir zamanlar "yetmez ama evet" diyenleri eleştiren var. Böyle bir grupla nasıl bir barış süreci süreceklerini düşünüyorlarmış? Ha teklife evet demişler. Böyle bir sürece dair de bir eleştiri geldi. Şu meselesi var ya; muhalefetten esasında daha farklı bir tutum bekleniyor. Yani izleyiciler sizin liderliğinizde, yani burada YENİ Parti aslında hakikaten üzerinizde çok büyük bir yük var. Yani ben bir gazeteci olarak bunun farkındayım ama daha başka bir şeye ihtiyaç olduğu söyleniyor. Siz parti kurullarında, MYK'da, üst kurullarda bu konuları tartışıyorsunuz ve ne bileyim meclisin açılmasıyla birlikte yeni bir şey görülebilecek mi?
Gökhan Günaydın: Bugün günlerden salı. Dün Ankara'da merkez yönetim kurulu toplantısındaydık. Ana başlıklardan bir tanesi buydu. Fon meselesi. Fon ve iktisadi kriz meselesi. Yani bir kere fona giren 500.000'den fazla insan ve büyük bir yıkım var ve büyük bir yolsuzluk meselesi var. Tamam mı? Bunun değerlendirilmesi. Ama kaynakların burada heba edilmesinden dolayı 30 milyon insan açlık sınırının altında yaşıyor. Bunu değerlendiren, burada yapılması gereken her şeyi ortaya koyan bir şey. Biz ne diyoruz? Bir kanun teklifi hazırlıyoruz. Şu anda kanun teklifi bitmek üzere. Yani bu insanların mal varlığına doğrudan gidilsin. Sadece kurumsal olarak koyulan sermaye değil. Bu fonların sahiplerinin mal varlığına da doğrudan gidilsin ve dolayısıyla oraların tasfiyesiyle buralarda mağduriyetler giderilsin üzerinden de bir şey yapıyoruz. Ayrıca ekonomik eş güdüm konseyimiz, bizim partimizin içindeki çalışan arkadaşlarımız konuyla ilgili en teknik çalışmaları yaptılar. Ama meseleyi siyasallaştırmak zorundayız. Siyasallaştırmanın yolu da işte televizyona çıkmak, halkın arasında konuşmak, her gün yeniden rezil etmek muhataplarını. Anlatabiliyor muyum? Bunu da her gün yapıyoruz. Herkesin gözünde yapıyoruz, yapmaya çalışıyoruz.
İlave bir şey söyleyeyim. Konudan uzaklaşıyor gibi olmasın ama memleketin tek meselesi bu değili de hatırlatmak için söylüyorum size. Bir Mekke anlaşması imzalandı değil mi? Mekke anlaşması ne diyor? Suudi Arabistan'la, bilmem neyle falan filan. Biz artık şeyiz. Birine saldırılırsa Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye biz de onlara destek olacağız. Hakan Fidan ne açıklaması yapıyor?
Hilmi Hacaloğlu: Sözümüzün eriyiz dedi.
Gökhan Günaydın: Sözümüzün eriyiz diyor. Yani Husiler Suudi Arabistan'a saldırıyorlar. Ben şimdi Suudi Arabistan'ın desteğine gideceğim, öyle mi? Husiler onlara saldırmasın diye. Ya Husilerle Suudi Arabistan'ın çatışması varsa Türkiye Cumhuriyeti vatandaşına nasıl bir sorun yaratıyor bu arkadaş? Yani bakın, İran'ın Bank Mellat'ını yasakladık.
Hilmi Hacaloğlu: Cumhurbaşkanı Erdoğan bu Cemal Kaşıkçı sürecinde Suudi Arabistan'a sert eleştiriler getirmişti. Yemen'e saldırıyorsunuz, Yemen'i vuruyorsunuz diye. Onu da hatırlıyorum.
Gökhan Günaydın: Sert eleştiriler getirmişti. Sonra erittiler burada adamı. Mahkemesi Türkiye mahkemelerinde yargılanamadı bile konu. Derhal derledik, toparladık. Suudi Arabistan'ın da talebi doğrultusunda dosyayı Arabistan'a yolladık. Ya vazgeçsinler bu hamasetten vazgeçsinler. Bakın bölgede bir İsrail gerçeği var. İsrail bize saldıracak deyip duruyorlar değil mi? İsrail'in bu bölgedeki en büyük kontrol edicisi kim? İran. Beğen beğenme böyle. Şimdi İran'la Türkiye'nin arasını açmaya yönelik iş yapmıyorlar mı? Bank Mellat'ı bize kapattırtmadılar mı? Kim? Niye kapattık biz ya? 30 yıldır bu memlekette çalışan İran'ın bankası, Bank Mellat'ı Trump istedi diye niye kapattık? Amerika'ya Erdoğan gitmeden hemen evvel. Biz İran'a karşıyız. İki; Husiler değil mi? Husiler gene İsrail'in bölgedeki yayılmacılığını kontrol eden güçlerden bir tanesi. Ben niye şimdi Husilerle karşı karşıya geleyim? Ne demeye çalışıyorum biliyor musunuz? Birdenbire buraya niye geldik diye düşünmeyin. Bu memleketin bir güvenlik şemsiyesinin ortadan kalktığını gösteriyor. Bir ekonomik şemsiyenin ortadan kalktığını gösteriyor. Türkiye yönetilmiyor artık. Türkiye dış çıkarlara ipotekli bir şeye dönüştü. Memlekete dönüştü. Dolayısıyla bunların tamamını son derece aydın sorumluluğu içerisinde gerçekçi bir gözle, yalnızca eleştiren değil, yerine neyi de koyacağını da anlatarak bir iktidar seçeneğini sunmak zorundayız. Ne yapıyoruz biz?
Hilmi Hacaloğlu: Bu arada Mekke İttifakı dediyse o meclise gelmedi. Acaba 1 Ekim'de açıldıktan sonra getirecekler diye anlıyorum ben.
Gökhan Günaydın: Ya getirmek zorundalar. Ben duyuyorum işte "gelmese de olur" falan diyenler var. Olur abi. Gidin yazın bir yerde anlaşma. İki kişi imzalasın. Türkiye'yi bağlasın. Hakan Fidan da "Sözümüzün eriyiz. Arabistan'ın yanında savaşa gireceğiz" falan desin ve bu meclisin kontrolünden ve onayından dahi geçmemiş olsun. Yani hani bunların hiçbirisi kabul edilebilir falan değil. Asla da düşünülebilir nokta değil. Bir başka şeyden bahsedeyim. Şimdi konuşmuyoruz, değil mi? Otoyol ve köprülerin özelleştirilmesi.
Hilmi Hacaloğlu: Evet.
Gökhan Günaydın: Bir vatana ihanet değilse nedir bu? Vatana ihanet değilse nedir bu? Anlatıyoruz, konuşuyoruz falan filan. Bana diyorlar ki, "Siz ne yapacaksınız ya?" Hani bunları özelleştirme planını devreye sokan falan ben değilim. Ben gideyim otoyolun ortasında aracımı durdurayım, o kontağı kapatayım. Vatandaş da benimle beraber gelsin. Her şeyi yapalım yani. Anlatabiliyor muyum? Türkiye artık bu noktada. Dolayısıyla hani muhalefete sürekli "sen ne yapıyorsun abi" demekten vazgeçmek ve hep beraber bir şeyin yoluna girmek lazım. Elbette öncü biz olacağız. Elbette en önden biz koşacağız. Bunu da zaten yapmaya çalışıyoruz. Ama bir taraftan artık bu meselelerin bir siyasal parti meselesinden çok öte bir toplam memleket meselesi olduğunu görmek zorundayız. Kaldı ki şunu da ifade edeyim, biz kafasına balyoz indikten 2 ay sonra partisini kurmuş ve ayağa kalkmış, Anadolu'yu da şakır şakır dolaşan tek siyasal partiyiz.
Hilmi Hacaloğlu: Şimdi Manisa'da bu sabah bir silahlı saldırı oldu. Üç çocuk yoğun bakımda. Dün de İçişleri Bakanı ve Milli Eğitim Bakanı okulların güvenli olması konusunda bir sözleşme bir şey imzalamışlardı. Şimdi ben bu soruyu şuraya getireceğim. Yıl 2004 Pamukova'da tren kazası oluyor. Binali Yıldırım o dönem Ulaştırma Bakanı ve Türkiye'de bir bakan istifa etmedi. Geçtiğimiz birkaç bir ay önceydi herhalde Kıbrıs'ta bir Kıbrıs'tan Türkiye'ye gelen bir gemi battı ve Ulaştırma Bakanı istifa etti. Sırbistan'da bir tren kazası oldu, ülke ayağa kalktı, Başbakan istifa etti. Ve Türkiye'de şimdi bugün bir okul saldırısı oluyor. Bugün, yani ilk defa mı oluyor? Hayır. Kahramanmaraş'ta da oldu, Urfa'da da oldu ve oluyor. Oluyor ama bir şey olmuyor. Yani şimdi bugün ben Sayın Bakanın ifadesini gördüm. Gerçekten çökmüş, çok mutsuz, çok üzgün. Anlıyorum tabii ki ama yani sorumluluk makamında olan kişilerin daha başka türlü davranması gerekmiyor mu? Ya Türkiye'de mesela bence bir istifa gelen... Ya bir şey olduğunda sorumluluğu birinin üstlenmesi lazım. Aşağıda işte aile şunu yaptı, bilmem kim bunu yaptı falan olmaması gerekiyor. Zaten silah edinmesi falan bunların hepsi ayrı bir dert. Ama burada bir sorumluluk olması gerekmiyor mu?
Gökhan Günaydın: Ha gerekmez mi? Okullar Teksas'a dönmüş. Okulların içine bıçak [...] Okulların içine silah [...] Bakın dışarıdan bahsetmiyorum. İçine. İstanbul'da bir öğretmen bıçaklanarak öldürülmüştü. Hatırlar mısınız bilmiyorum. Bakın unutuldu bile. Orada çocuk şöyle ifade ediyor. "Ben her gün zaten bıçakla giderdim" diyor. Düşünsenize, her gün çocuk okula bıçakla gidiyor. O gün diyor, "Başka birine kafam bozulmuştu" diyor. "Hocayı gördüm" diyor, "Birdenbire ne yaptığımı hatırlamıyorum" diyor. Şimdi öğretmenin ve öğrencinin güvenliğinin bu kadar ayaklar altına alındığı bir sistem. Manisa'yı bugün seyrettim, kanım dondu. Çocuk 15 yaşında. 2011 doğumlu. 15 yaşındaki çocuğun elinde bir tüfek var. Bayağı büyük bir tüfek. Ve adam o tüfeği gidip saklayıp okulun önünde falan çıkartmıyor. Elinde tüfek yüzlerce metre Turgutlu'nun sokaklarında yürüyor. Buna bir kişi sen ne yapıyorsun demiyor. Normal vatandaş nasıl desin sen ne yapıyorsun diye. Gerçi 15 yaşındaki çocuğa bu da denir de. Yani orta yerde bir tane polis yok mu ya? Bir tane bekçi yok mu? Hani biz okulların önünde önlem alıyorduk falan. Bırak okulların önünü. Turgutlu sokaklarında adamlar yürüyorlar. Bunların ilçe emniyet müdürleri, il emniyet müdürleri İçişleri Bakanlığı'nın ne yapar ki? Sonra bize şey demediler mi? Okulların önünde önlem alacağız. İşte uzman çavuşları buraya yerleştireceğiz. Ne oldu? Yerleştirmediniz mi? Değil mi? Bu soruları soralım.
Ama çok daha önemli bir soru var. Bu mesele polisiye önlemlerle halledilebilecek bir mesele değil. Bir çocuğun aklına, 14-15 yaşında eline silah alıp arkadaşlarını öldürme fikri nasıl gelebiliyor? O çocuk o silahı nereden buluyor? O çocuk o silahı kullanmayı nasıl öğreniyor? Biz nasıl bir ekosistem yaratıyoruz ki sevgiyi, dayanışmayı, arkadaşlığı öğretmek yerine kabalığı, ne bileyim hani onu vurmayı, bunu kesmeyi öğretiyoruz. Acaba böyle bir ekosistem mi var? Bu kültürü kim yarattı bu memlekette? Yani 25 yıldır iktidarda olacaksın. İyi olan, iyi olduğunu iddia ettiğin her şey senden neşet edecek. Ama kötü olan hiçbir şeyden sorumluluk duymayacaksın. Yani mesela orta yerde Daltonlar denilen bir çete var değil mi? Çeteye veriyorsun 75.000 TL mı 100.000 lira mı, gidiyor adam vuruyor. Öldürmenin şeyi var, bedeli var. İşte kurşun bedeli var. Telegram'dan mesajlaşıyor. Mesela burada yapılan işler, bunun bu kadar aleni yapılabiliyor olması acaba bu çocukları kötü etkiliyor olabilir mi? Bu saçma sapan dizilerde her gün herkesin birbirini vuruyor olması bu çocukları olumsuz etkiliyor olabilir mi?
Ya biz çocuklarımıza şey öğretmeliyiz, öyle değil mi ya? Hani en zayıf kimse onun yanında durmayı. En zayıf kimse, mesela 10 kişi birini dövüyorsa o çocuk gidip o dayak yiyen çocuğu kurtarmaya çalışacak bir hal almalı. Öyle değil mi? Yani böyle bir insanlık, böyle bir şey. Biz bu çocuklara bunu öğretmek yerine hani Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli falan dediğin şey... O Yusuf Tekin, üzüleceğin yere 25 yıldır bu memleketteki eğitim sistemi bu çocukları ne hale getirdi diye düşünmen gerekmiyor mu? Neyin üzülmesiymiş bu? Senin üzülmen benim çok mu umurumda? Yani ben Yusuf Tekin'in bugün kaçıncı skandalı? Kendi skandalı değil, ben mi yaptım falan diyebilir. Senin bakanlığın döneminde oluyor. Senin bakanlığın döneminde oluyorsa sorumlusu sensin. Milli Eğitim Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı çıkıp bir şey demeleri lazım. Ya dün bir şey imzaladıydık, bugün bu oldu. Demek ki onu imzalayarak olmuyormuş bu iş. Açık ne arkadaş? Ben bunu görmek istiyorum. Türkiye'de 80.000 okul var. Bunların içerisinde kaç tane şeyin var? Hani açığın olan yer var. Kaç tane daha kontrol edebildiğin yerler var? Bir bakalım mı bunu? 20 milyon öğrencimizin hayat güvenliği kalmamışsa bu memlekette ne konuşuyorsun? Bakan olarak orada ne oturuyorsunuz? Ya hepimiz çoluğumuzu çocuğumuzu okula gönderiyoruz ya. Yani bir anne babayı düşünsenize; çocuğu okula gönderiyor. Yarım saat sonra okulun önünden silah sesleri geliyor. Sonra birisi sana haber getiriyor, çocuğunu vurmuşlar. Yani bir anne baba için daha kötüsü olabilir mi arkadaşlar? Ya dolayısıyla bunları böyle hani sıradan şeylermiş gibi konuşmamak lazım. Bugün bizim çocuğumuzun başında değil ama başka bir ailenin başında. O acıyı ben yüreğimde hissetmiyorsam insan değilim zaten yani. Ya dolayısıyla üzülenler onlar. Hani bakan değil, üzülenler onlar. Bakanlar ya çok sağlıklı bir özeleştiriyle çıkıp bizi, bundan sonra böyle olayların olmaması için şu önlemleri alıyoruz diye inandıracak bir plan sunacaklar ya da defolup gidecekler, şart değil yani. Şart değil. Ben Yusuf Tekin'i her gün görmek zorunda değilim. Yani Yusuf Tekin'i her gün görüyorum da ne düzeliyor bu memlekette?
Hilmi Hacaloğlu: Evet. Peki son olarak süreyi de biraz aştık. Ekrem Bey de geri dönmüş olabilir. Şunu da soracağım. Mehmet Uçum Cumhurbaşkanı Başdanışmanı 18 Nisan'da cumhurbaşkanlığı seçimi olacağını söyledi. Akın Gürlek de cumhurbaşkanımızı yeniden seçeceğiz dedi. Böyle bir Türkiye'de böyle bir yere doğru gidiyoruz. Artık herhalde erken seçim tamamen gündemden kalktı ve o seçim tarihinin içinde miyiz? Nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gökhan Günaydın: Sayın Günaydın... Bu memleketin geleceğine Mehmet Uçum ve Akın Gürlek karar veriyorsa yazıklar olsun derim. Çok açık bir şey soracağım size. Erdoğan anayasa uyarınca bir kere daha aday olamaz. Aday olabilmesinin yegane yolu erken seçim kararının alınmasıdır. 360 milletvekilinin katılımıyla...
Hilmi Hacaloğlu: 360 milletvekilinin katılımıyla ya da 400 milletvekilinin katılımıyla...
Gökhan Günaydın: 360'ı alabilirsen, erken seçim yapabilirsen, meclis kendisini feshederse o takdirde bir kere daha cumhurbaşkanı adayı olabilirsin. Kaldı ki aslında bundan evvelki anayasal sistemde de cumhurbaşkanlığı yaptığın için süren çoktan doldu. Peki erken seçimin süresi nedir? Mesela mayısta seçim olmak zorunda, anayasal olarak. Uçum efendinin söylediği gibi 17 Nisan'da seçim yapıldığı zaman, yani mayısta yapılması gereken seçim Nisan'da yapıldığı zaman, Mehmet Uçum evet erken seçim oluyor diyor. Onu işaret ediyor. Bu hukuku dolanma değilse nedir? Erken seçim...
Hilmi Hacaloğlu: Erken seçimin tekrarlanması gibi bir şey değil mi o? Anayasada öyle geçmiyor mu? Erken seçim ifadesi yok. Tekrar seçim diyorlar galiba.
Gökhan Günaydın: Erken seçim diyor. Erken seçim diyor. Tabii tabii. Erken seçim. Başka yolu yok bunun yani. Dolayısıyla bunun için 17 Nisan'ı söylüyor. Akın Gürlek ne diyor? Cumhurbaşkanımızı tekrar seçtirmek için seçim yapacağız diyor. Şimdi sorsan der ki "Dilim sürçtü. Kastım o değildi" falan diyecek. Ya bilinçaltını ortaya döküyor. Anlıyor musun? Sen bilinçaltını gösteriyorsun. Memleketin adalet bakanı, adalet dağıtmak yerine AKP'nin genel başkanını yeniden cumhurbaşkanı yaptırmak için uğraşan bir aktöre dönüşmüş. Niye? Çünkü sistem böyle. Ya bir partinin genel başkanı aynı zamanda cumhurbaşkanı olur mu arkadaş? Oldu. İşte böyle oluyor. Yani Erdoğan tarafsız değil. AKP'nin genel başkanı. Erdoğan benim rakibim. Benim cumhurbaşkanım değil. Benim rakibim. Adam bana laf ediyor. Ben ona cevap verdiğim zaman ben cumhurbaşkanına hakaret etmiş oluyorum. Ne yapacak? AKP'nin genel başkanı bana laf edecek. Ben susacak mıyım? Konuştuğum zaman AKP'nin genel başkanına değil, cumhurbaşkanına hakaret etmiş oluyorum. Böyle bir sistem olabilir mi? Onun atadığı bakanlar da ona hizmet ediyorlar. Devlete değil, AKP'nin genel başkanına hizmet ediyorlar. İşte söylüyor adam. Cumhurbaşkanımızı yeniden seçtireceğiz diyor. Niye? Şart mı? Başka bir vatan evladı cumhurbaşkanı olamaz mı mesela?
Yani dolayısıyla neresinden baksanız sistemi elinizde dökülen, kadroları elinizde dökülen, denetleme sistemi elinizde dökülen bir devlet yapısı var. Artık Türkiye'nin bu yapıdan kurtulması lazım. Bakın bu mesele AKP gitsin, YENİ Parti gelsin meselesi değil. YENİ Parti gelmese de olur. Mesele Erdoğan gitsin meselesi de değil. Bir faniyle uğraşacak halimiz yok. Ama bu memleket artık böyle devam edemez. Bu sistemin değişmesi lazım. Bu memleketin yeniden yasamanın, yürütmenin, yargının birbirini denetleyerek erkler ayrılığı çerçevesinde bağımsız yapılar kurdukları bir demokratik devlet düzenine dönme zorunluluğu vardır. O devlet düzeninde Ahmet'in mi, Mehmet'in mi cumhurbaşkanı olması ancak ayrıntıdır. Ama biz eğer bu sistemle devam edersek Türkiye gibi dünyanın en önemli ülkelerinden bir tanesinin bütün iktisadi, siyasi adalet değerlerinde dünya liginin en sonlarına düşmesi kaçınılmazdır. Zaten şu anda da ortaya çıkan tablo bu.
Hilmi Hacaloğlu: Şimdi Üsküdar Belediyesi'nde seçim yapıldı, kaybedildi, tutuklandı. İşte efendim parti değiştirildi. Bir daha seçim yapıldı. Bu arada Amine Hanım da galiba bugün tahliye edilmiş. Onu gördüm. Eee, adalarda dün seçim oluyordu. Şart yeterli olmadı, bir daha bir şey. Şimdi esas günlerdir, haftalardır konuşulan başka bir konu var. İstanbul Büyükşehir Belediyesi davası. Ekrem İmamoğlu'nun "Ahmak" davası üzerinden ki o Yargıtay'da onanacak mı onanmayacak mı o bekleniyor, ama bir taraftan da İBB'ye dönük artık kimse saklamıyor bunu. Hatta geçtiğimiz günlerde de bir belediye meclis üyesi, Büyükşehir Belediye Meclis Üyesi Kartal'dan, ki ailesi de CHP'li epeydir, yani CHP kökenli çok isim varmış. O da istifa etti, AKP'ye geçti. İktidarın yeni hedefi İBB mi?
Gökhan Günaydın: Sayın Günaydın, Amine'yi tutukladılar. Ne kadar tutuklu kaldı Amine? Bir hafta falan tutuklu kaldı.
Hilmi Hacaloğlu: Biraz daha fazla galiba. Eee, evet. Şimdi serbest bırakıldı.
Gökhan Günaydın: Amine, gözaltı ve tutukluluğu niye gerekiyordu? Çünkü Üsküdar'da oy kullanamaması gerekiyordu, değil mi? Üsküdar operasyonu için eee bazılarını tutuklamaları, bazılarını transfer etmeleri falan gerekiyordu ki aradaki 8-9 belediye meclis üyesi farkını böylece eriterek %7 puan fark yiyerek kaybettikleri Üsküdar'ı böylesine bir siyasi hırsızlıkla geri alabilsinler. Çok açık operasyonlar yapıldı orada. Yani savcı çağırıyor adamı, tehdit ediyor. Gözaltına almakla tehdit ediyorlar. Mal varlığına çökmekle tehdit ediyorlar. Önüne para koyuyorlar, adam transfer ediyorlar ve bütün bunları gerçekleştiriyorlar. Bunu Üsküdar'da yapanın utanması kaldı mı sence? Utanması kalmayandan her şey beklenir. Üsküdar eğer ara hedefse İBB'nin o yolun en üzerindeki en önemli hedef olduğu açık. Oraya yöneldikleri de açık. Oraya yönelmek için işte "şurada 6,5 ayda 100 duruşmama giriyorum" diyen Ekrem Başkana bir yerden hüküm verecekler. Hükme elverişli dava geldi mi? Ahmak davası değil mi? Hani Süleyman Soylu "bizi yurt dışına şikayet eden ahmak" demişti. O da...
Hilmi Hacaloğlu: Siz o davanın avukatıydınız.
Gökhan Günaydın: Tabii avukatıydım tabii ya. Ekrem İmamoğlu da dedi ki, "Asıl ahmaklık kazanılan seçimi iptal etmektir." dedi. "Vay, sen misin Yüksek Seçim Kuruluna ahmak diyen?" Yah, Süleyman Soylu adama ahmak diyor. O da asıl ahmaklık seçimi iptal etmektir diyor. Bundan dolayı sen adamı hem yıllarca hapis cezasına, üstüne bir de siyasi yasaklı hale getiriyorsun. İlk derece mahkemesini istinaf geçiyor. Temyiz aşamasına geliyor. Oradan da hüküm verirsen İBB başkanlığını kaybedecek ve dolayısıyla seçim yapılacak. Öyle mi? Arkasından da sen şu anda aşağı yukarı 15'ten fazla fark olan belediye meclisini yine bu oyunlarla bir dizayn edeceksin. Sonra da İBB benim diyeceksin. Peki İBB senin mi gerçekten? Hatırlayalım. 2019'un martında 13.000 farkla kaybettin burayı. 2019'un haziranında 800.000 farkla kaybettin. 2024'ün haziranında da 1.100.000 farkla kaybettin. Şimdi sen bu oyunlarla İstanbul'u aldığın zaman İstanbul Büyükşehir Belediyesi senin mi olacak? Burada İstanbul'da yaşayan, aklıyla, vicdanıyla, iradesiyle yaşayan insanlar "elimden İstanbul Belediyesi'ni çaldın" diye seni alkışlayacaklar mı? Bir sonraki seçimde sana mı oy verecekler? Siyasi hırsızlığın ben kimseyi yücelttiğini görmedim bugüne kadar. Otel odalarında, motel odalarında, kirli pazarlıklarla ya da adam tehdit ederek kazandığın belediye sana hayretmez. Yaşar hep beraber görürüz. İnsan tehdit ederek siyaset dizayn edilemez. Korkmayacak vatandaş var bu memlekette. Bak korkanlar var. Doğru. Korku ahlakın silgisidir. Bunu da biliyoruz. Ama ahlakını da kaybetmeyen, korkusunu da yönetebilen yüz binlerce, milyonlarca yurttaş var bu memlekette. Bunu göreceğiz.
Hilmi Hacaloğlu: Son sorum, 9 gün sonra meclis açılacak. Meclis kapanmadan önce birtakım fezlekeler vardı. Özgür Bey ve Veli Ağbaba hakkında fezlekeler gelmiş. Bir gün sonra da çerçeve yasayla ilgili oylama yapılmıştı. Meclis açıldıktan sonra bu sürecin işletilme ihtimalini nasıl görüyorsunuz?
Gökhan Günaydın: Hiçbir şey yapmazlar demem. Her şey yapabilirler. Eğer imanız şuysa; benim hakkımda da fezleke var, söyleyeyim. Benim hakkımda iki tane değil 2000 tane fezleke getirseler, üzerime de Silivri yapsalar, imza atmayacağım. Herhangi bir şeye imza atmam. Biz tehditle, şantajla bir yere gelebilecek kadrolar falan değiliz. Ya da ben de gider teslim olurdum. AKP'de bir yerde bir bakan falan olurdum. Bir elim yağda, bir elim balda. İşte belki şu fon hikayelerinde falan da adım çıkardı. Bugüne kadar ahlaklı durmuşuz. Bu yaşa gelmişiz. Bu saatten sonra bizi fezlekelerle korkutacaklar. Bakın şu anda YENİ Parti Türkiye'nin 1. partisi. Türkiye'nin 1. partisinin genel başkanını fezleke ve tutuklama tehdidiyle bir noktaya getirmeye çalışıyorsun. Bizim için şöyle bir bayrak var. Bu parti bayrağı değil, memleket bayrağı. Şu anda elimizde YENİ Parti'nin bayrağı var ama bu memleketin adaleti demek, bu memleketin özgürlüğü demek, bu çocuklarımızın geleceği demek. Hepimizi düşürebilirsin ama bu bayrak düşmeyecek. Bunu yaşayacağız, göreceğiz.
Hilmi Hacaloğlu: Çok teşekkürler Gökhan Bey. Apaçık sordum, apaçık yanıtlar aldım. Epey de izleyicimiz vardı. Mine Tafolar demiş ki, "Sizinle gurur duyuyoruz sayın vekilim."
Gökhan Günaydın: Estağfurullah. Estağfurullah.
Hilmi Hacaloğlu: Evet. Programın sonuna geldik. Ben sizle vedalaşıyorum. İzleyicilerimle vedalaşıyorum. Çok teşekkür ediyorum.
Gökhan Günaydın: Ben de izleyen herkese çok selam saygılarımı iletiyorum. Size de teşekkür ediyorum. Sağ olun.
Hilmi Hacaloğlu: Çok sağ olun Gökhan Bey. Efendim bir programın daha sonuna geldik. Yeni programlarla karşınızda olacağız. Biz şimdi duruşma salonuna gidiyoruz. Ekrem İmamoğlu'nun davası, makam aracı davası devam ediyor. Görüşmek üzere. Selamlar, saygılar.